Now Playing Tracks

Hikmet Kıvılcımlı’nın kitabını kim zararlı buldu?

image

15 Aralık 1937 tarihinde imzalanan bir belge var karşınızda. Üstteki imza yabancı değil, o zamanın cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’e ait. Belge, komünist önder Hikmet Kıvılcımlı tarafından yazılan “Demokrasi: Türkiye Ekonomi ve Politikası Hakkında" adlı eserin içeriğinde "zararlı" unsurların yer aldığı ve bu sebeple satışının yasaklanması ile ilgili. Tahmin edebileceğiniz gibi, 500 üyeciği bulunan CHP(1) ve onu güden parababaları diktatörlüğünde, buna benzer bir çok kitap toplatılmış, satışı yasaklanmış ve kararlar cumhurbaşkanına "en hızlı" biçimde imzalatılmıştır.

Bugün insanların saygı ile baktığı, benimsediği ve her yıl yığınlarla ziyaret ettiği bir ülke kurucusunun, bir komünistin yazılarını yasaklayan belgeye imza atmış olması, hayal kırıklığı yaratabilir. Ancak yıllardır ortaya koyduğumuz bir gerçekliği kanıtlaması bakımından değerlidir.

”(…) Tabiî H. Asılyazıcı “Atatürk” diyor. Biz Mustafa Kemal diyoruz, çünkü ikisi farklı kişiler, yoldaşlar. Mustafa Kemal bu. (Kuvayimilliye sürecindeki kalpaklı M. Kemal resmini gösterir. – y.n.) Atatürk ise burada. (Salon’un yan duvarındaki takım elbise içindeki çökkün Atatürk resmini işaret eder. – y.n.)

Ne kadar farklı değil mi? 15 senede bir insan bu kadar çürütülebilir mi?

Finans-Kapital eline düşerseniz çürütür. Bakınız burada, Armstrong’un deyişiyle “Bozkurt”. Burada ise artık 70 yaşında, işi bitmiş, koltuğunda gazete okuyan yahut yiyip içmekle uğraşan bir ihtiyar görünümünde. İkisi çok farklı. Düşünüş de farklı, kavrayış da farklı, dünya da farklı. Onları anlatmıştık daha önce. Usta’mız da anlatmıştı, yoldaşlar. Yani Usta’mızın deyimiyle, burada altın tabut içinde ruhen öldürülmüş, arkadaşlar.

Mustafa Kemal ne diyordu? Lenin’in önderliğindeki Sovyetler ülkesi yardım etmeseydi, başaramazdık, diyor. Onu inkâr etmek suçtur, diyor.” (2)

Hikmet Kıvılcımlı’ya ait kitabın yasaklanması, tam da finans-kapitalin çürüttüğü, altın tabut içinde hapsettiği Atatürk’ün göz yumabileceği bir işti. Hele ki o kitap, yaklaşan faşizm tehlikesini, toprak reformuna yönelik önerileri içeriyorsa, finans-kapitalin o kitaba karşı düşmanlığı kaçınılmaz olmalıydı.

Söz konusu kitap, daha önce Tarih ve Devrim Yaryınları tarafından “Emperyalizm: Geberen Kapitalizm" adlı kitaba ek olarak yayınlanmıştı. Hikmet Kıvılcımlı, Cumhurbaşkanlığı’nın bir ilanına yönelik kimsenin bir fikir üretmemesi üzerine fikir sunduğunu belirtiyordu.

"Cumhurbaşkanlığı Bürosu’nun gazetelerde çıkan genelgesi­ni okudum. Ondan, ciddi memleket meselelerinin açık ve kollektif tartışılması devrine girdiğimiz anlamını çıkardım. Mem­nun oldum.

Doğrusu da, aldanmak başkalarının işine gelebilir fakat aldananın daima aleyhinedir. Bu gerçek şahıslar için olduğu gibi, milletler için de böyle değil midir? Ve aldanmamak için, her me­selenin her türlü tartışılmasından daha kestirme yol var mıdır?

Yeni hava içinde yurda ilişkimi eserle göstermek için bu sa­tırları kaleme alıyorum. Görüşümdeki nüans farkı ne olursa olsun, indi [kişisel, kendi inancına göre] kalmamaya, ilmi bir surette olanı olduğu gibi koymaya çalıştım. Ta ki memleket da­vasında beslediğim derin samimiyeti, hissiyatla değil, fikriyatla göstereyim.

Cumhurbaşkanlığı -şüphesiz şantaja ve şarlatanlığa kaçma­mak şartıyla- herkes söylesin, dedi. Bana öyle geliyor ki, kötü bir alışkanlıkla, henüz herkes susuyor. Zaten meseleyi konuş­mak için, ilk söz alan galiba ben oluyorum. Halis bir tartışmaya çığır açabilirsem ne mutlu!

Biraz acele kaleme alınan fikirlerim arasında, beşeri [in­sani] bazı kusurlar olabilir. Bunları benden sonra söz alacak vatandaşların düzeltmelerini candan dilerim.” (3)

Ne acı ki, cumhurbaşkanlığının çağrısı üzerine yazı yazan ve iktidarı uyaran bu yazı, devlet tarafından zararlı görülüyor ve yayından kaldırılıyor. Sadece yayından kaldırılmak ile kalmıyor, toprak reformuna yönelik öneriler yapan İsmet İnönü, bir süre sonra başbakanlıktan alınıyor ve yerine Celal Bayar geçiyor. Hikmet Kıvılcımlı, söz konusu eserinde Celal Bayar’ın eğilimleri konusunda aslında açık bir şekilde uyarıda bulunuyor:

"Çok geçmedi, Âli İktisat Şûrası dağıtıldı. Yani Türkiye’nin ekonomi politikası Başvekaletten İktisat vekaletine (İnönü’den Bayar’a) geçti. Demek İsmet İnönü’nün çekilmesi 1930’lardan beri başlamıştır.

İnönü ile Bayar arasındaki fark, hizmetleri bakımından de­ğil, hizmet ettikleri eğilim bakımındandır.

C. Bayar, İş Bankası eski genel müdürüdür. Özel bankalar grubunu tercih eder. Tekelciliğin devletçi şeklini tutmamakla beraber, özel tekeli de asla reddetmez.”

Türkiye’nin anti-tekelci ve anti-yayılımcı bir tavır alması gerektiğini söylerken, tekelciliğin getireceği felaketleri birbir sayıyor ve sorumluyu açıkça işaret ediyordu. Tabii görmek isteyene.

Kitap, toprak reformunun gerekliliğine yönelik çeşitli önerilerle devam ediyor. Ayrıca Türkiye hükümetinin içinde gelişen faşist eğilimlere, Recep Kaya, Şükrü Saraçoğlu gibi Nazilere yakın kişilere karşı da uyarılar yapıyor. Türkiye’nin ikinci bir emperyalist paylaşım savaşına girişi durumunda nasıl kayıplara uğrayacağını belirtiyor. Belki de Türkiye’nin savaşa girmemesine yönelik öngörüsünü daha savaş başlamadan tespit etmiş oluyor.

Sanırız Hikmet Kıvılcımlı’nın en büyük günahı da, önce Kemalizm’in gerçek önderi diyebileceğimiz, finans-kapitalin siyasal temsilcisi Celal Bayar, sonra da faşizmin temsilcilerine karşı uyarıları oluyor. Böylece zaten Çankaya köşkünde hapis tutulan Mustafa Kemal Atatürk’ün kavrayışı da bu kadar olabiliyor. Buna yönelik bir örneği de daha sonraki yazılarında yine Hikmet Kıvılcımlı aktarıyor:

 (…)En basit dil işinde : "İşi başkalarına bırakamam" diyen Atatürk mizacında bir insanın tümüyle devlet işini başkalarına bırakması kahredici sosyal determinizmdendi. Varolan sosyal “DÜZEN”e ve “HİYERARŞİ”ye kart blanş verilmezse yaşanmazdı. "O bir kuru kabadayı değildi. İnsanın kendisini boşuna harcamasından topluluğun bir şey kazanamıyacağını pek iyi anlayanlardandı." (Falih Rıfkı: Çankaya, 508) deniyor. Doğrusu bunun tersidir: Atatürk kendini yazık ki harcamıştır. Harcayışının sebebi, dilediğini yapamamasıdır. Kızkardeşi Makbule hanıma gazeteci soruyor : “Büyük Atatürk birçok işler yapmış… Acaba, bunların içinde hangisi kendisi için daha mühimdi?” Hanım, düşünmeye lüzum görmeden şu cevabı verdi : “- Hiçbirini ötekine tercih etmiyordu… Daha doğrusu onlardan hiç birini dilediği çapta kabul etmiyordu. Daha çok şeyler yapmak, daha büyük inkılâplar yaratmak niyetindeydi…" (Milliyet, 16 Kasım 1955 : Ağabeyim Mustafa Kemal no : 7). Şimdi gericilerin ağzına sakız edilen Atatürkün içkiciliğini gözönüne getirelim. Her keyif veren zehir: hayat baskısına enkonsiyan protestoda bulunmak için taksitle intihar etmektir. Atatürk’ü içki intiharına götüren içgüdü ne idi? "Daha büyük inkılâplar yaratmak niyeti"ni gerçekleştirememek baskısı. Bay Falih’in kendisi yazıyor : "Savaş ve devrim günlerinde, meseleler konuşulduğu sıralarda hiç içmez veya pek az içerdi." (Falih Rıfkı: Çankaya, 493). Demek Ata’yı içkiye sardıran şey, "Kendini boşuna harcaması" : dileğine rağmen “Daha çok şeyler” yapamıyacak ortamda kıvranmasıydı.
        Sosyal sınıf eğilimleri önünde tek kişinin trajedisiydi bu. Ne kadar ULU olursa olsun, ergeç, kişinin rolü sosyal sınıfların etkisiyle yönetiliyor yahut eziliyordu. Düşünce ve sınıfalanından iki canlı örnek :
        Atatürk ve düşünceleri : "Uzun gecelerde, arasıra bir takım düşüncelerini dikte ettirmek Atatürk’ün âdetiydi. Kalabalık arasında : "- Bunları gazetene koyarsın" derdi. Pek çok defa bu diktelerde bir "Dikişsizlik", bir "Gelişi güzellik" olduğu için, biz notları ertesi gün kaybederdik. Kendisine söylediğimizde : ”- İyi ettiniz. Zaten mesele vakit geçirmektedir.” derdi.” (Falih Rıfkı: Çankaya, 473) deniyor. Yapacak o kadar çok şeyi bulunan kimse, vakti boşuna geçirmek ister miydi? Fakat işte, sofrasında ün alan bir kapıkulu gazeteci bile, Atatürk’ün düşüncelerini sansür edebiliyordu. Atanın “Dikişsiz” sayılan düşünceleri nelermiş? Gerçekten öyle bile olsalar, onları o hâle getiren kimlerdi?
        Atatürk ve sosyal sınıf ilişkileri: Yazar soruyor : "Etrafındaki bu adam ve seviye karışıklığının sebebi ne? Bir akşam, yanındaki hanıma sofrasındaki bir dâvetliyi göstererek : "- Bu adamın ne bayağı olduğunu bilmezsiniz! " demişti. Hanım şaşırarak : " Aman Paşacığım, öyleyse, ne diye sofranıza alıyorsunuz?" demesi üzerine : "- Ha, işte… Onu da sen bilmezsin, kızım." cevabını vermişti. Bu devrin, kendisine eski komitekâri taktiklerden faydalanmak zaruretlerini duyuran hususiyetlerden gelir." (Falih Rıfkı: Çankaya, 354)… Yâni, hanımcağız insanüstü kahramanın çevresini dileğince yaratıp yokedebileceğini sanıyordu. Kahraman ise, sosyal ilişkilerden nasıl bağımsız kalınmıyacağını anlatıyordu. Kişi olarak Atatürk, bütün tiksintilerine rağmen, içine düştüğü veya içine işlemiş çevre sınıf insanlarını kontrol altına alamıyordu.” (4)

Maalesef, günümüzde yaratılan Atatürk kültü ile burada anlatılan olgu birbirini tutmamakta. Bu kültün yaratıcıları ve tabii ki Hikmet Kıvılcımlı’yı gerek hapishanelerde işkencelerden geçirerek cezalandıran, anti-komünizmi devlet politikası haline getiren ve tabii ki bu kitabı yasaklayanlar, hiç kuşkusuz Celal Bayar önderliğindeki parababaları düzeni ve onun sıkı sıkıya işbirlikçisi olan tefeci-bezirgan kalıntılardır. Hikmet Kıvılcımlı, kitapta düşmanı ve müttefiki, yıllardır uğraştığımız modernleşmenin önündeki engeli, legalite istismar sınırları içerisinde son derece determinist bir şekilde ortaya koymasına rağmen, daha örgütlü olan düşman o günlük “kışın gelecek demokrasi tehlikesini” başından savmıştı.

Bugün Kemalizm, bir değişim geçirdi. Türkiye’nin şartları dolayısıyla zamanla daha sola kaymak zorunda kaldı. Finans-kapitali en ürkütmeyecek şekilde sosyal demokrasiyi benimsedi. Daha gerici anlamda Kemalist hareketler de hala mevcut. Ancak şekli nasıl olursa olsun, finans-kapital ile oluşan sıkı bağlarından dolayı onun ideolojisini ve değişimini takip etmek zorunda kalıyor. Bunun bir benzeri CHP’de yaşanıyor. Üçüncü yolcu, innovasyoncu ve ultra emperyalist sosyal demokratlar Kuvay-i Milliyeciliği inkar edilyor ve neo-liberal politikalar yerine sistemin acılarını dindirmeye çalışan post-modernist politikalar öneriliyor. Her ne kadar üst yapıda Kemalizmin yarattığı kurumlar reddedilse de, altyapıda onun “devletçilikle” yarattığı yapılar reddedilmiyor. Diğer tarafta ise modern sosyal demokrasinin tüm çelişkilerini, sosyal şovenizmi ve “devletçiliği” benimseyenler, sosyal demokrasiyi sorguluyor ve Kemalizm’e yeni bir biçim kazandırmaya çalışıyor. Lakin görüldüğü gibi, Kemalizm kendisini yaratanların sözünden dışarı çıkmıyor. O kadar ki, ona adını veren Mustafa Kemal bile onun kurbanı oluyor.

Dolayısıyla kurtuluş için Hikmet Kıvılcımlı’nın bugün bile önemli olan değerlendirmelerinin yolunu tutmak kalıyor.

Bir M.E.L.K. kolektifi üyesi

(1) Sayının kaynağı: Şefik Hüsnü - Komintern konuşmaları ve yazıları
(2) Nurullah Ankut - 2013 yılındaki Hikmet Kıvılcımlı anma konuşması
(3) Hikmet Kıvılcımlı - Demokrasi: Türkiye Ekonomi ve Politikası Hakkında
(4) Hikmet Kıvılcımlı - Mustafa Kemal Atatürk

Tayyipgiller’deki koltuk değiş tokuşu üzerine

Arkadaşlar sordu; “Davutoğlu’nun bu yeni koltuğu üzerine bir şey yazmayacak mıyız”, diye.

Ne yazalım? Bunlar hakkında yazılmadık ne kaldı ki?

Artık bunlar hakkında yazmak sıkıntı veriyor insana. Bunların suretlerini görmeyi, seslerini duymayı içimiz kaldırmıyor. Sofra başındaysak lokmamız ağzımızda kalıyor. Sanırız pek çok insan da bizim gibidir.

Yine de birkaç satır, ne diyelim eskiden çiziktirelim, derdik, şimdi kağıt kalem devri de kapandı. Ama işte o anlamda bir şeyler yazalım.

Türkiye’de demokrasi filan yok. Zerresi yok hem de. Ortaya bir sandık konuyor, kitleler ürkütülüp sandığa doğru yönlendiriliyor, koyun sürüsünün mezbahaya gidişi gibi, gidip önüne konan belirli kağıtlardan birini zarfın içine koyup atıyor sandığa. Zavallı insanlarımız sanıyor ki, ben seçtim; özgür irademle seçim yaptım. Tabiî her seferinde de Amerika’nın Washington’dan atadığı kadro firesiz çıkıyor sandıktan.

17-25 Aralık geriz patlaması sonrasında iş artık iyice şirazesinden çıktı. Tayyipgiller adlı “suç işlemek amacıyla oluşturulmuş teşekkül”ün şefi, reisi Tayyip resmen ve alenen kabak gibi ortaya serilen yüz milyarlarca dolarlık hırsızlıklarının belgelerini, dosyalarını hasıraltı etti. Onları ortaya çıkaran polisleri “Bunlar Paralelci, bana darbe yaptılar”, diyerek tutuklattı, kendi atadığı, kendine 7 zincirle bağlı sözüm ona mahkemelerine, yargıçlarına, savcılarına.

Bu hırsızlıklarını ortaya koyan, bunlar hakkında fezleke hazırlayıp tutuklama kararları veren mahkemelerin savcılarını, yargıçlarını darmadağın etti. Tabiî mahkemelerini de ortadan kaldırdı. Görünen o ki önümüzdeki günlerde durumunu iyice sağlamlaştırdığına kani olursa, onlar hakkında da tutuklama buyrukları verecektir.

AOÇ’nin ortasında yüzlerce ağacı katlederek yaptırdığı 1000 odalı Başkanlık Köşkünü mahkemenin verdiği yürütmeyi durdurma kararına rağmen yaptırmaya devam ediyor. Hem de meydan okuyarak hukuka, mahkemelere.

Ne diyor?

“Ne yaparsanız yapın o binanın açılışını da yapacağım, oraya da gidip oturacağım.” Yani adam açıktan demiş oluyor ki; “Ben hukuk, mahkeme, şu bu iplemem. Bunların hepsi benim eteğimden aşağıdır. Bana bunların lafını filan etmeyin.”

Bildiğimiz gibi geçen 10 Ağustos’ta kitleler yine sandığa koşturuldu. Bu, yeni bir koltuğa zıpladı. Anayasanın 101’inci maddesi başta gelmek üzere Siyasi Partiler Kanununun ilgili maddeleri açıkça öbür koltuklarını terk etmesini emretmesine rağmen terk etmedi adam. Hiç oralı olmadı.

Terk et diyenlere ne dedi?

“Sen kendi işine bak”.

Yani ne diyor adam?

“Haydi yürü bakalım laga luga etme, baş ağrıtmaya yeltenme. Yaygaranı başka yerde yap.”

Şimdi bu adam, başta Anayasa olmak üzere her türlü yasaları soluk alıp su içer gibi her gün ihlal etmeyi alışkanlık haline getirmiş oluyor. Böyle olunca da kendisinin o koltuklarda oturması otomatikman boş düşer. Çünkü bu yasaları kullanarak halkı kandırmış ve o koltuklara sıçramış biridir kendisi. O yasaların hiçbirini tanımadınız mı, altınızdaki koltukları da otomatikman tanımamış ve kaybetmiş olursunuz. Bu, matematiksel bir kesinliğe sahiptir. Sözü uzatmayalım.

Ortada bir parti, hükümet, devlet yönetimi filan yok. “Çıkar amaçlı” bir suç örgütünün, bir çetenin devleti ele geçirmiş olması vardır. Devlet yerine bizi bir çete yönetmektedir şu an. Devlet dediniz mi; en faşistinden en ılımlısına kadar bir kanunu olur, bir yönetmeliği olur, bir hukuku olur. Ve onları uygulayan mahkemeleri olur. Ama şu an Türkiye’de bunların hiçbirinin geçerliliği yoktur. Sadece çete reisinin yani Tayyip’in buyruklarının geçerliliği vardır.

Tayyipgiller’in diğer elemanlarının da herhangi bir inisiyatifi, karar verme, fikir beyan etme hakkı, özgürlüğü filan yoktur. Bunların tümü çete reisinin emirlerine harfiyen uyan sıradan suçlular durumundadır. Bu durum, Tayyipgiller tâ ilk ortaya çıktığı gün de böyleydi, bugün de böyledir. 13 yıldan bu yana, bir tek adamı Tayyip’in karşısında gık diyememiştir. Emir kulu olmanın ötesinde bir davranış ortaya koyamamıştır.

Kimileri ciddi ciddi tartışıyor, Davidson’un yerine Gül gelseydi kişilik koyabilirdi, diye. Gül, 13 yıldan bu yana ne zaman kişilik koyabildi ki bundan sonra koyacak olsun… En son Danıştayın kuruluş yıldönümündeki törende gördük, Gül’ün zavallılığını, çapsızlığını. Tayyip, TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’na sokak ağzıyla giydirdikten sonra kalkıp yürüyünce ne yaptı Gül? “Tıpış tıpış” peşi sıra yürüyüp gitti. Bu, şaşırtıcı değildi bizim için. Üzücü de değildi. Bildik bir şeydi bizce. Bizim üzüldüğümüz, Danıştay Başkanı kadının da kadınlık onurunu ayaklar altına alarak Tayyip’in peşinde vagon olmasıydı. Neyse…

10 Ağustos sonrası yaşanan süreçte Gül, Tayyip karşısındaki zavallı durumundan dolayı yasal görevini yapmaya korktu.

Ne yapacaktı?

15 Ağustos günü Başbakanlığa bakacak birini atayacaktı.

Yapabildi mi?

Hayır. Çünkü Tayyip “Ben daha buradayım”, dedi. AKP Kongresini de Gül’ü saf dışı edecek şekilde tarihlendirdi. Gül buna karşı çıt çıkarabildi mi? Hayır. İşin tuhafı, Gül’ün eşi Hayrunisa Çankaya’daki resepsiyonda bir tepki ortaya koydu. Gül orada bile eşini frenledi, omuzuna vurarak. Gül’de eşinin cesaretinin ve özsaygısının yüzde biri bile yok. O bir zavallı, ABD piyonu.

Hatırlardadır yine; Tayyip’in emirlerine sadakatle uymaya çalışmasına rağmen Tayyip’e göre ağır hatalar yapanlar sadece hakaretle kurtulamıyor. Tayyip’in yüzüne asıldığı tokadının da tadına varıyor.

Eee, çete reisi, ne yapsa hakkı.

Tayyip’in tâ İstanbul Belediye Başkanlığı dönemindeki aşırdığı 1 milyar dolarlık servetin soruşturmasını yürüten namuslu Mülkiye Başmüfettişi Candan Eren ve onun hazırladığı raporu iddianameye döken savcılar Tayyip için“kalpazanlık, ihaleye fesat karıştırma, görevi kötüye kullanma, zimmet” gibi suçlamalarda bulunmakla birlikte bir de şunu diyorlardı: “Suç işlemek kastıyla teşekkül oluşturmak”.

Biz de tâ o yıllarda bunlar normal legal parti filan değil, çıkar amaçlı suç örgütü, demiştik. 17-25 Aralık soruşturmasını yürüten mahkemeler de aynı şeyi söyledi, hatırlayacağımız gibi. Bunlar başka hiçbir şey değil.

Daha önce de söylediğimiz gibi bunlara milletvekili, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı gibi sıfatlarla hitap eden, hatta sayın-mayın diyen ya korkaktır, ya gafil ya da düzenbaz… Böyle diyenler bunların suçlarına bulaşmış olurlar. Dolayısıyla da suç işlemiş, suça ortak olmuş olurlar.

Hakkını teslim edelim ve kutlayalım; dün akşam bir TV programında Eskişehir Milletvekili Süheyl Batum da nihayet “çete” dedi bunlar için. Sevindirici bir başlangıç. İnşallah arkası gelir. Başkaları da cesaretlenir, korkuyu yener.

Kim ne derse desin; biz 1920’den bu yana hep gerçekleri söyledik. En ağır işkenceler altındayken de mahkemelerde 146. maddeden yargılanıyorken de. Bundan sonra da son soluğumuzu verene dek aynı şekilde davranacağız. Tabiî genç yoldaşlarımız da yolumuzdan gidecek.

Tayyipgiller’i Meclis içindeki ve dışındaki unsurlarıyla, vurguncu Antika-Modern Parababalarıyla, velhasıl tüm takım taklavatlarıyla halkın adaletinin önüne çıkaracağız. Hiçbir suçları, hırsızlıkları, katliamları, ihanetleri gizli ve karşılıksız kalmayacak. Gelecek… O günler de gelecek… 25.08.2014

Halkın Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

Okullarımızı Artık İŞİD’ci Ortaçağcı, CIA/Amerikan İslamcıları Yönetecek!

Tayyipgiller 12 yıldır ülkemizin yeraltı ve yerüstü tüm kaynaklarını yerli ve yabancı Parababalarına peşkeş çektiler, çekmeye de devam ediyorlar. Tabiî bu soygun ve vurgundan belirli oranlarda kendi küplerini de doldurdular, dolduruyorlar. Bu küpler bugün itibariyle Karun hazinelerini çoktan aşmış durumda. Bu büyük vurgun ve soygunun boyutunu Tayyipgiller’in birinci döneminde görev yapmış ve onların ciğerini bilen Abdüllatif Şener 100 milyar dolar alarak açıklıyor. Yani iddialar dudak uçuklatan cinsten. 17 Aralık operasyonu sonrası kamyonlarla sıfırlamaya çalıştıkları paralar düşünüldüğünde Abdüllatif Şener’in doğruları söylediği anlaşılıyor.

Tayyipgiller’in bu kadar büyük soygun yapıp ve halen halktan geçerli oy alıyor olması büyük bir çelişki olarak görülebilir. Nitekim son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde üç AB-D projesi adaydan birine oy vermek zorunda kalan ve en sınangılı, en uşak olanı seçilince üzülen, çöküntü yaşayan samimi Mustafa Kemalci, laik,  antiemperyalist kesimde bu hayal kırıklığı fazlasıyla yaşandı.

Bizce ülkemizde yaşananlarda hiç de çelişki yok. Olaylara bilimsel, yani İşçi Sınıfı Bilimi ile baktığımızda, olayları oldukları gibi, olayların diliyle incelediğimizde sürecin normal ve gerçek olduğunu görürüz. Birinci Kuvayimilliye zaferi ile kazanılanlar, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası Batılı Emperyalist kampın tercih edilmesi ile bir bir yok edildi. Bugün yaşadıklarımız bunun doğal sonucundan başka bir şey değildir. 1945 yılından itibaren ABD ile yapılan ikili antlaşmalarla süreç bugüne geldi. 27 Aralık 1949 tarihinde ABD ile “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma” ile Milli Eğitim çökertilmiş, milli olmaktan çıkartılmıştı zaten. Devamında 1952 yılında katliam, soykırım örgütü NATO’ya girildi ve artık Türkiye’nin ekonomisi de politikası da ve en acıklısı Birinci Kuvayimilliye’ye öncülük eden Mustafa Kemal’in Ordusu’nun yönetimi NATO aracılığıyla katliamcı Amerikan Generallerine verildi. Bu ikili anlaşmalar ve ABD’nin Sovyetleri çökertmek için uygulamaya koyduğu “Yeşil Kuşak Projesi” hayata geçirilmeye başlandı. O nedenle bugün yaşanan bizim için sürpriz de değil, yaşananlarda çelişkili bir durum da yok.

Bugün artık başlıkta da ifadesini bulan gerçekle karşı karşıyayız. Bilindiği gibi, Tayyipgiller TBMM’den 01.03.2014 tarihinde “Milli Eğitim Temel Kanunu İle Bazı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”u çıkarmışlardı. Bu kanun ile 4 yıl görev süresini dolduran tüm okul yöneticilerinin görevden alınması öngörülmekteydi. Daha sonra 10 Haziran 2014 gün ve 29026 sayılı Resmi Gazetede “Milli Eğitim Bakanlığına Bağlı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Görevlendirilmelerine İlişkin Yönetmelik” yayımlanmıştı. Bu yönetmelikte de yeni yöneticilerin hangi kriterlere göre yapılacağı açıklanmıştı. Yönetmeliğin ayrıntısına fazla girmek sıkıcı olabilir, ancak yönetmelik kendi meşreplerine uygun, yandaş, yalaka, hırsız, liyakatsiz kişileri bulup atamanın yol ve yöntemlerini açıklamaktadır.

Yönetmeliğin ekinde yayımlanan “EK-1 Görev Süresi Uzatılacak Eğitim Kurumu Müdürleri İçin Değerlendirme Formu”na göre yöneticilerin 100 üzerinden en az 75 puan almaları gerektiği kurala bağlanmıştı.

Değerlendirme formuna göre, ilçe milli eğitim müdürü ile şube müdürleri, yöneticilere 100 üzerinden toplamda en az 60 puan vererek tek belirleyen olmuştur. Öğrenci Meclisi bulunmayan veya bulunmakla birlikte Öğrenci Meclisi Başkanı değerlendirme yapabilme ehliyetine sahip olmayan öğrencilerin eğitim gördüğü eğitim kurumu (anaokulu, ilkokul ve zihin engelliler özel eğitim kurumu) müdürlerinin değerlendirmesinde ilçe milli eğitim müdürü ile şube müdürleri 100 üzerinden toplamda 65 puan; Okul Aile Birliği ile Öğrenci Meclisi bulunmayan eğitim kurumu müdürlerinin değerlendirmesinde, ilçe milli eğitim müdürü ile şube müdürleri 100 üzerinden toplamda 70 puan; öğretmeni, okul aile birliği ve öğrencisi bulunmayan eğitim kurumu müdürlerinin değerlendirmesinde, ilçe milli eğitim müdürü ile şube müdürleri 100 üzerinden toplamda 100 puan verecektir.

Kaldı ki yönetmelikte, en kıdemli ve en kıdemsiz öğretmenin okul müdürü ile en az altı ay çalışmış olması gerektiğine ilişkin bir kurala yer verildiği halde, ilçe milli eğitim müdürü ile şube müdürleri için böyle bir süre koşulu konulmamıştır. Dolayısıyla şube müdürü hiç tanımadığı ve birlikte çalışmadığı bir kişiyi yönetici olarak atamış oluyor.

21 Ağustos 2014 tarihinde bu yönetmeliğe göre atanan yöneticiler belirlendi. Böylece Türkiye tarihinde yeni bir idareci ve öğretmen kıyımı ile karşı karşıya kaldık. Bu atamalar göstermiştir ki artık bırakalım laik, bilimsel eğitimi savunan devrimci yöneticiyi, sade, samimi Kur’an ve Hz. Muhammed İslamını benimseyen bir yönetici bile bırakılmayacaktır. Artık yöneticilerin neredeyse tamamı CIA/Amerikan İslamını, başka bir anlatımla Yezit İslamını benimseyen kişilerden meydana gelecektir.

Elbette ki okul yöneticilerinin çalıştıkları birimleri emekliliklerine kadar işgal etmeleri gerekmemektedir. Yöneticilerin yer değiştirmeleri saf haliyle karşı çıkılacak bir durum değildir. Nitekim Batılı ülkelerde de bu tür yer değiştirmeler yapılmaktadır. Ancak bu yer değiştirmeler bilimsel bir eğitimin ihtiyaçlarına, eksikliklerine cevap vermek üzere, yine bilimsel yöntemlerle ve eğitim emekçilerini mağdur etmeden gerçekleştirilmelidir.

Oysa Tayyipgiller’in bilimsel eğitim gibi bir dertleri yoktur ve iktidarları boyunca hiç olmamıştır. Onların tek bir derdi vardır: Bir ahtapot gibi sardıkları devlet mekanizmasının her bir hücresine kendi kadrolarını yerleştirmek.

Bu atamalarla Tayyipgiller, zaten kuşa çevirdikleri eğitim sistemimize ağır bir darbe daha indirmektedir.

Bu atamalarla;

Birincisi; eğitim sistemimizin biçimini değiştirmektedirler. Hayata geçirdikleri diğer uygulamalarla birlikte bu atamalar da normal okulların yerine, Ortaçağcı müritler yetiştiren İmam-Hatip Liselerinin ve benzeri gericilik yuvalarının geçmesi yönünde atılan bir adımdır.

İkincisi; eğitim sistemimizin içeriğini değiştirmektedirler. Zaten Ortaçağcı dogmalarla doldurdukları eğitim müfredatını, yaptıkları yönetici atamalarıyla iyice Ortaçağcı hale getirip okullarımızda uygulanmasını garanti altına almaktadırlar.

Üçüncüsü; eğitim sistemimiz içerisinde yer alan kadroları tamamen değiştirmektedirler. Kendine sendika süsü vermiş olan, iktidarın emireri konumundaki Ortaçağcı Eğitim Bir-Sen’in kadrolarını en stratejik yerlere yerleştirmekte ve eğitime dair her şeyi kendileri belirlemektedirler. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi ilerici değerlere sahip çıkan bütün eğitim emekçilerini tasfiye etmeye yönelik adımlar atmaktadırlar.

Tayyipgiller’in başı Deniz Feneri savcısının ifade ettiği gibi “Hırsızlar İmparatoru”dur. Dolayısıyla böyle başa ona uygun kollar gerekir, başın gittiği yoldan giden ve onun verdiği emirleri uygulayan zombiler gerekir.

Partimiz ısrarlı ve kararlı mücadelesiyle bunları takip ediyor, açtığı davalarda kayıt altına alıyor. Seçim bildirgemizde de ifade edildiği gibi nereye giderlerse gitsinler, nereye çıkarlarsa çıksınlar, nereye atanırlarsa atansınlar çelik bilezik ile tanışacaklar. Tarihe de; hırsız, katil, hain ve ABD uşağı olarak geçecekler. 23.08.2014

Kurtuluş Partili Eğitim Emekçileri

Hikmet Kıvılcımlı - Egemen Güçler Yeni Oyunlar Peşinde: “REFORM” ATI!..

Sosyalist - 30 Mart 1971

         Nihat Erim kabinesi nihayet ilân edildi. Ve bir hafta içinde programını açıklayacak. Burjuva basınının ortalığı toza dumana katan sansasyonlanndan, birtakım sözümona "devrimci"yazarların ileri - geri spekülâsyonlarından kurtularak meseleye serinkanlı olarak baktığımızda şunları görüyoruz. 
         12 MART MUHTIRASINI KİMLER VERDİRDİ? 
         12 Mart’da kuvvet komutanlarının muhtıra girişiminde başlıca rolü radikâl subaylar oynamışlardı. Hatırlarsak, muhtıra, mevcut bunalımdan A.P. iktidarını ve parlâmentoyu suçlu buluyor ve reformların yapılması gereğini ağırlıkla işliyordu. 
         Finans - Kapital ile Tefeci - Bezirgân - hacıağa ittifakının politik iktidar kadrosu olan AP ile egemen sınıfların yedek kadroları durumundaki diğer burjuva partilerinin el birliğiyle teşkil ettikleri tutucu parlamento koalisyonu bertaraf ediliyordu. 
         FİNANS-KAPİTALİN OYUNLARI 
         Radikal ve reformist unsurların tabandan gelen baskısıyla gerçekleşen 12 Mart girişimi, şüphesiz ki Finans-Kapitali telâşa düşürüverdi. Ve muhtıradan sonra Ankara’da yoğun bir mücadele geçmeye başladı. 
         İlk olarak, Cumhurbaşkanını ziyarete giden "Komuta Konseyine", Jandarma Komutanı da dahil edildi. Oysa muhtıraya imza verenler arasında Jandarma Komutanı bulunmuyordu. 
         Daha sonra Cevdet Sunay bir mesaj yayınladı. Bu mesaj ile muhtıra arasında derin ayrılıklar vardı. Birincisi, muhtıra doğrudan doğruya AP’yi ve parlamentoyu hedef aldığı halde, mesaj"aşırı uçları" hedef almaktaydı. Aşırı uçlar deyimi egemen sınıfların son yıllarda yarattığı bir terim olup, gerçekte sosyalizm düşmanlığının lisan-ı münasiple ifadesinden başka birşey değildir. 
         Gene aynı mesajda ülkede hiç bir görüş ayrılığına müsamaha gösterilmeyeceği şeklinde sert tehditler yer alıyordu. 
         Finans - Kapital ilk günden itibaren bir oylama ve vakit kazanma taktiğine girmişti. Nitekim, Cumhurbaşkanı bir haftalık bir program ilân ederek daha ileri girişimleri geciktirme, önleme yoluna gitmişti. 
         Cumhurbaşkanı birtakım politikacılarla görüşürken, perde arkasında Finans - Kapital ajanları ile yurtsever subaylar arasında kıyasıya bir mücadele sürüyordu. 
         Sunay’ın mesajından sonra burjuva çevreleri ve partileri rahat bir nefes aldılar. Demek ki Finans - Kapital "vaziyete hâkim oluyordu". Sonra burjuva borazanları yavaş yavaş seslerini yükseltmeğe başladılar. 
         KARŞI - HAREKET 
         Bütün bu olaylar sırasında bir gece ansızın karşı-hareket düzenlendi. Çeşitli kilit noktalarında bulunan - ve aralarında generallerin de yer aldığı - 300’e yakın subay bir gece içinde enterne edildi. Bunlardan bir kısmı emekliye sevkedildi, büyük çoğunluğu ise çeşitli birliklere tâyin edildiler. 
         Böylelikle Finans-Kapital dunıma - şimdilik - hâkim oluyor. Hürriyet gazetesinde MİT tarafından kaleme alınan bir yazı yayınlatarak tasfiye edilen subayların bir komünist darbeye hazırlandıklarını söyleyip çeşitli şartlanmalar içindeki kitleler gözünde onları yıpratmaya çalışıyordu. 
         VE NİHAT ERİM… 
         Nihayet Başbakan adayı olarak Nihat Erim’e görev verildi. Ankara’daki söylentilere göre Nihat Erim’le ilk teması Metin Toker kurmuştur. Toker’in kime hizmet ettiğini sosyalist kadrolarımız çok iyi bildiğinden, bu konuda fazlaca bir şey söylemeye gerek görmüyoruz. 
         HANGİ REFORM KABİNESİ? 
         Kabinede, eskiden İsmet Paşa tarafindan Plânlama Teşkilâtından uzaklaştırılan ve o zamanlar reformist - hatta radikal - olarak bilinen bazı elemanlar var. Gene kabinede bir zamanlar"millî petrol" dâvâsını savunan bir bakan var. 
         Bunlar fazla önem taşımaz. Her şeyden önce, işçi sınıfı devrimcileri küçük burjuva ilericilerinin genellikle tutarsız bir çizgide bir sağa bir sola yalpaladığını bilirler. Bu nedenle, bir zamanlar radikâl olan sözkonusu unsurlar, zamanla sağa açılmış olabilirler. Eskiden yurtsever ve ilerici olarak bilinen bu bakanların bugünkü çizgilerini önümüzdeki dönemde kendi tutumları belli edecektir. 
         Kabinedeki bir kaç "ilerici" bakan dışında kalan isimler, genellikle tutucu kimselerdir, burjuvazinin temsilcileridir. 
         Dolayısiyle bu kabineyi gerçek bir reform kabinesi olarak göremeyiz. 
         SÖZDE REFORMLAR . 
         Yetkililer toprak reformunun, eğitim ve vergi reformlarının yapılacağını söylemektedirler. 
         Toprak ağalarıyla ittifakını sürdüren Finans - Kapitalin ciddî bir toprak refomıu yapacağını düşünmek iyimserlik olur. 
         Girişilecek vergi reformu ise Finans - Kapitalistlerin çıkarlarına dokunmayacak düzeyde kalacaktır. Ya da vergi düzenlemesi, kâğıt üzerinde mâli sermayeye zarar verir gibi görünse bile, pratikte rüşvet - tehdit yoluyla işlemez olacaktır. 
         Köklü alt yapı dönüşümleri yapılmadan girişilecek üst yapı reformlannın ise, asla kök salmayacağını biliyoruz. 
         Bu nedenle reformlardan fazla birşeyler ummamak gerekir. 
         Ekonomik bakımdan atılacak adımlar, tekelleşmenin artması, oligarşinin güçlenip, çekişmesi doğrultusunda olacaktır. 
         DEMOKRATİK MÜCADELEDE GERİLEMEYECEĞİZ 
         Reform yapıyorum teraneleri ile radikâl küçük burjuvaziyi bir süre için nötralize etmeyi amaçlayan egemen sınıflar, bu arada sınıf mücadelesine ve devrimci hareketimize karşı tedbirler alacaklardır. Anarşiyi önlüyoruz, huzuru getiriyoruz diyerek sosyalist mücadeleye karşı adım adım ve yeni yeni baskı usülleri uygulayacaklardır. İşçı sınıfinın artı-değerine istedikleri oranda el koymak için zamanla proletaryanın ekonomik - demokratik haklarını kısıtlayıcı tedbirlere başvuracaklardır. 
         GÖREVLERİMİZ 
         Egemen sınıfların yönetmekten âciz kaldıkları böyle bunalım dönemlerinde, işçi sınıfı öncülüğündeki örgütlü emekçi sınıflar -eğer devrimin med dönemi gelmemişse- egemen sınıflardan hiç olmazsa tavizler koparabilirler. Ne var ki, hâlihazırda emekçi sınıflar yeterince örgütlü ve bilinçli olmadıkları için, önemli ekonomik ve demokratik tâvizler koparma olanağımız yetersizdir. Zaten böyle taviz koparılarak ciddî sonuçlar elde edilemez. Devrimcilık ya heptir, ya hiçtir. 
         Şu hâlde her şeyden önce sahip olduğumuz demokratik hakları korumak, daha ileri demokratik haklar elde etmek için çalışmak öncelikli görevlerimiz arasındadır. 
         Bunun yanısıra, asgarî proğramımız olan bankacılık, dış ticaret ve sigortacılığın, diğer büyük şirketlerin millîleştirilmesi taleplerimızi öne süreceğiz. Burjuva iktidarının bunu yapamayacağını bildiğimiz hâlde taleplerimizde ısrar edeceğiz. Girişilecek reformların göstermelik olduğunu bilimsel olarak sergileyerek birtakım uyutmacaları önleyeceğiz. Bu bizler için bir propaganda ajitasyon ve örgütlenme yönelişidir. Reform kavramının emekçi kitlelerce benimsenmeye başlayacağı bu dönemde, kendi programımızı ısrarla ve etraflıca anlatacağız. Yapacakları toprak reformunun niçin geçerli olmayacağını, köylünün dertlerini çözmeyeceğini anlatacağız. Diğer reformların göstermelik nitelığini tüm halk kitlelerine sergileyeceğiz. 
         İŞÇİ SINIFI PARTİSİ 
         Ve tüm çalışmalarımızı, eylemlerimizi işçi sınıfının bağımsız merkezî partisini, yeni birikimler ve imkânlarla reorganize etmek noktasında yoğunlaştıracağız. 
         Başarılı mücadele ancak ve ancak PROLETARYA PARTİSİ önderliğinde verilebilir. 
         Birinci derecede hayatî görevimiz: İşçi sınıfı içinde kök salmış olan ve devrimci mücadelenin önderliğini ele alacak nitelikteki öncü müfrezeyi yaratmaktır. 
         Örgütlü olabildiğimiz oranda egemen sınıfların baskı ve tehakkümünü önleyebileceğiz. Örgütlü olabildiğimiz ölçüde sosyalist hareketi daha ileri düzeylere ve başarılara ulaştıracağız. Örgütlülüğün birinci şartı ise İşçi sınıfının öncü müfrezesini yaratmaktır. 
         Şu hâlde, var gücümüzle işçi sınıfı ve diğer emekçi kitlelerin örgütlenmesi için seferber olalım.

Necmettin Giritlioğlu Yoldaş’ın Devrimci Sendikal Mücadelesi sürüyor, sürecek

Bundan 44 yıl önce, yine bir 22 Ağustos günü alçakça katledildi Necmettin Giritlioğlu Yoldaş. O, Devrimci Sınıf Sendikacılığının yılmaz bir neferiydi. Devrimci Mücadeleye çok genç bir yaşta, hiçbir tereddüt göstermeden dalan Necmettin Giritlioğlu Yoldaş; bir yandan hayatını kazanmak için en ağır işlerde çalışırken, bir yandan da çalıştığı yerlerde İşçi Sınıfını örgütlüyordu. Karakterinde, doğasında var olan önderlik potansiyelini İşçi Sınıfımızın Kurtuluş Davasına adadı. Mücadeleye yakın çevresindeki işçileri örgütlemekle başlayan Giritlioğlu Yoldaş, kısa zamanda İşçi Sınıfı Mücadelesinin tanınan bir militan sendikacısı haline geldi.

Giritlioğlu Yoldaş’taki devrimci önder potansiyelini ilk fark eden, Türkiye Devrimi’nin önderi Hikmet Kıvılcımlı Usta’mızın yiğit, fedakâr, inançlı öğrencisi, İşçi Sınıfının Mücadele Tarihine sayısız şanlı direnişler, grevler armağan eden İsmet Demir Yoldaş’tı.  O’nun yönlendirmesiyle 1970 yılında Yapı İşçileri Sendikası’nın başkanı oldu Giritlioğlu Yoldaş ve Devrimci Sendikal Mücadeleyi olanca kararlılığıyla sürdürdü.

YİS Genel Başkanı olduğu yıl Aliağa Rafinerilerinde tank montajı yapan BUDGER isimli Amerikan firmasında çalışan işçileri örgütledi. Amerikan firmasını toplu sözleşme yapmaya zorlamak için grev kararı alındı. Yüzlerce işçiyle başlayan grev elbette ki Parababaları düzenini rahatsız etmişti.

Parababaları düzeni, İşçi Sınıfımızın kararlı bir biçimde yürüttüğü bu haklı grevini alçakça sonlandırmak için harekete geçti. Parabalarına göre grevi sonlandırmanın yolu, grevci işçilerin en önünde militanca mücadele eden, grevi yöneten Necmettin Giritlioğlu Yoldaş’ı ortadan kaldırmaktı. ABD Emperyalizminin maşası, bugün ülkemizi yöneten hırsız ve katil Tayyipgiller iktidarının her fırsatta geleneğini sahiplendiği Demokrat Parti’nin devamı olan Adalet Partili bir alçak, Kazım Soyuncu isimli bir kiralık katil tarafından kahpece vurularak katledildi Giritlioğlu Yoldaş.

Giritlioğlu Yoldaş’ın son sözleri “greve devam edin”, olmuştu. Son nefesini verirken bile dünyanın en haklı, en meşru davasına, İşçi Sınıfı Mücadelesine olan sadakatini korudu.

Devrim Tarihimizin önemli basamaklarından biri olan 15-16 Haziran Şanlı İşçi Direnişi’nden Kanlı Pazar’a kadar dönemin en önemli mücadele momentlerinde hep en ön saflarda yürüyen Giritlioğlu Yoldaş, sadece sendikal anlamda mücadele etmedi. O, aynı zamanda bir Sosyalist, Antiemperyalistti. Kanlı Zalim ABD Emperyalistlerinin işbirlikçi hükümetler kanalıyla ülkemize konuşlandırdığı katil 6. Filo’yu protesto gösterilerine ve daha nice sayısız siyasi eylemlere de katıldı. Yani sendikal mücadelenin siyasi mücadeleden bağımsız olamayacağının bilincinde olan kararlı bir devrimciydi Giritlioğlu Yoldaş.

Necmettin Giritlioğlu Yoldaş’ı şerefsizce katleden düzen, İşçi Sınıfı Mücadelesini engelleyeceğini düşünmüştü. Ama her zaman olduğu gibi bir kez daha yanıldı Parababaları düzeni. O’nun devrettiği Devrimci Sendikal ve Siyasi Mücadele geleneği bugün de dimdik ayakta.

Bugün bu geleneğin siyasi anlamdaki mirasçısı Halkın Kurtuluş Partisi, sendikal anlamdaki mirasçısı iseDİSK/Nakliyat-İş Sendikası’dır. Türkiye Devrimi’nin ölümsüz önderi Hikmet Kıvılcımlı’nın, tüm yaşamını İşçi Sınıfının Kurtuluş Mücadelesine adayan “Yalınayak” İsmet Demir’in, İşçi Sınıfını örgütlerken görev başında alçakça katledilen Necmettin Giritlioğlu’nun idealleri ancak ve ancak bu geleneğin gerçek temsilcileri tarafından gerçekleştirilecektir.

İşçi Sınıfımız, Parti’mizin öncülüğünde verdiği mücadeleyi eninde sonunda kazanacak, 44 yıl önce ölümsüzlüğe uğurladığımız Necmettin Giritlioğlu Yoldaş’ın hesabını mutlaka soracaktır.

Necmettin Giritlioğlu Yoldaş Ölümsüzdür!

Kahrolsun AB-D Emperyalizmi!

Kahrolsun Parababaları Düzeni!

Yaşasın İşçi Sınıfının Kurtuluş Mücadelesi!

22.08.2014

Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

ABD Emperyalizmi Amerika’ya “Demokrasi” getirmeye devam ediyor

Soykırımın, ırkçılığın, vahşetin, halk düşmanlığının adıdır ABD. Kahraman Gerilla Che’nin söylemiyle, insan soyunun en büyük düşmanıdır ABD Emperyalistleri. Tarihleri de Amerika’nın gerçek sahipleri Kızılderililere uyguladıkları soykırımla başlar bu insanlık düşmanlarının. Genel Başkanımız Nurullah Ankut’un belirttiği gibi;

“Yerli Halkın (Kızılderililer’in) soykırımı, en acımasız ve insanlık dışı biçim-yöntemlerle yapılıp bitirildikten sonra, artık iş onların verimli Topraklarına (Vatanlarına) babalarından miras kalmış çiftlik gibi kurulmaya-oturmaya gelmişti. Bu altın değerindeki verimli ve doğal zenginliklere sahip topraklar, gerçek sahiplerinden, tıpkı “Süne zararlısı” ve benzerlerinden arındırılırcasına arındırılmıştı, temizlenmişti.”

Kızılderililerden boşalan topraklara, Afrika’nın siyah halkını tutsak edip köleleştirerek Amerika’ya getirmişler, yerleştirmişlerdir ABD sömürgenleri. Siyah halk, gasp edilen verimli arazilerde can dayanmaz koşullarda çalıştırılmış, Amerika’yı işgal eden Beyaz Sömürgenlerin her türlü hizmetine sunulmuştur. Siyah halkı alınıp satılan bir mal gibi görmüşlerdir Beyaz Sömürgenler. Güçten düşenler, kullanım değeri bitenler, zalimliğe karşı çıkanlar alçakça katledilmiştir sömürgenler tarafından.

ABD Emperyalistleri, ABD’yi kuran atalarının vahşi, kan dökücü-içici, zalim yönünü bugün torunlarıyla aynen devam ettiriyor.

Irkçı politikaları da arttırarak devam ettiriyor ABD Emperyalistleri. Beyaz ataları, siyah halkı insan yerine koymuyorlardı, hor görüyorlardı; onların gözünde maldan farkı yoktu siyahların. Bugün ABD Emperyalistleri aynı politikaları devam ettiriyor. Yine sözü Genel Başkanımıza bırakalım:

“Bugün bu ülkede Siyahlar, 1960’lı yıllarda bile Beyazlarla, aynı okullara gidemiyorlar, aynı otobüslere binemiyorlardı. Bu durum ırkçı yasalarla belirlenmişti. Kaldı ki, bugün böyle yasalar kaldırılmış olsa bile ırk ayrımcılığı çok katı biçimde sürmektedir ABD’de. Siyah ve Beyaz mahalleleri birbirlerinden keskin sınırlarla ayrılmıştır. Ekonomik plandaysa (alandaysa) Siyahların aşağılanması yine aynı yoğunlukta (katılıkta) sürmektedir. Tabiî siyasi planda da. Velhasıl toplumcul hayatın her alanında Siyahlar, ABD’de aşağılanmakta, yasal olarak olmasa da fiiliyatta bir nevi köle statüsünde tutulmaktadır.”

ABD Emperyalistleri, bugün aşağılık politikalarını siyah maske giydirilmiş başkanları Obama eliyle yürütmektedir. Bakın bir siyahı başkan bile yaptık, işte demokrasinin zaferi diyerek halkları uyutmaktadırlar.

ABD Emperyalistlerinin demokrasisinin ne menem bir şey olduğunu dünya halkları yaşayarak görmektedir. ABD Emperyalistlerinin götürdüğü demokrasi halkların canına, kanına, malına, gözyaşına neden olmaktadır. Bir zamanlar Yugoslavya diye bir ülke vardı. Götürülen demokrasiyle bugün bir Yugoslavya’dan birbirine düşman, kavgalı 7 adet ülkecik çıkardılar. Afganistan nasibini aldı “demokrasi”den, dökülen kanın haddi hesabı yok bugün. Irak Halkı gördü kendisine silah zoruyla getirilen “demokrasi”yi. Bugün fiilen üç parça… Gün geçmiyor ki katliam haberleri gelmesin… Suriye Halkı yaşıyor bugün ABD Emperyalistlerinin Demokrasisini ve direniyor kendilerinin sonu demek olan “demokrasiye”. Ama Suriye’yi de böldüler üçe.

ABD Emperyalistlerinin demokrasinin sonucudur IŞİD. IŞİD’in katliamlarının ve vahşetinin adıdır ABD Emperyalistlerinin demokrasisi.

ABD Demokrasisi, yıllar önce İran’da Yurtsever Musaddık’a uygulandı, tecrübe kazandılar İran’da. ABD Emperyalistlerinin Demokrasisi kendini Guatemala’da; yurtsever, ilerici, Komünist Guatemala İşçi Partisi’yle (PGT) işbirliği ederek, yoksul köylüleri topraklandırmayı amaçlayan bir Toprak Reformu uygulaması başlatan Devlet Başkanı Albay Jacobo Arbenz Guzman’ı, 27 Haziran 1954’te iktidardan alaşağı ederek gösterdi. Şili’de Marksist-yurtsever Allende’yi devirdi, Faşist halk düşmanı Pinochet’i getirdi ABD Demokrasisi.

ABD Emperyalist haydutlarının demokrasisi, faşist darbeler demektir, Halkların birbirine kırdırılması demektir, Halkların acı çekmesi demektir. ABD Emperyalistleri götürdükleri bu demokrasiyle yani yaptırdıkları faşist darbelerle Latin Amerika, Endonezya, Afrika, Yunanistan ve Türkiye Halklarına büyük acılar çektirmişlerdir.

Dünya Halklarına büyük acılar yaşatan ABD Emperyalistlerinin Demokrasisi, Amerikan Halkına karşı da uygulanmakta yıllardır. Dünyada en fazla evsiz insanın yaşadığı yerdir bugün ABD. En fazla insan hakkının çiğnendiği yerdir bugün ABD. İnsanlar açlık çekmektedir bu örnek demokraside. Bu örnek demokraside ırkçılık devam etmektedir. Potansiyel suçludur siyahlar ABD’de. Siyahlar çalar, şiddet eğilimlimdir, alkoliktir, pistir, aşağı ırktır. Siyah halka yakıştırılan yaftalardır bunlar. ABD Demokrasisinin kendi siyah halkına reva gördüğü uygulamalardır bunlar.

Siyah halka yapılan haksız uygulamalar 18 yaşında siyah bir gencin ABD polislerince katledilmesiyle doruğa çıktı. ABD’nin Missouri eyaletine bağlı Ferguson kentinde Michael Brown adlı 18 yaşındaki siyahi genç, silahsız olduğu ve ellerini kaldırarak teslim olduğu halde polis tarafından öldürülünce Siyah Halkta yıllardır biriken öfke patladı. ABD Demokrasi, Halkın İsyanını bastırmak için gaz bombalarını kullanmaktan çekinmedi, orantısız şiddetle bastırmaya çalıştı isyana dönüşen halkın öfkesini. Baktılar olmadı olağanüstü hâl ilan ettiler, sokağa çıkma yasağını uygulamaya soktular. ABD’nin Gezi’si diye adlandırılan olaylarda isyan eden Halkı, tıpkı bizim yerli işbirlikçiler gibi çapulcu olarak ilan etti ABD Demokrasisi. Demek ki bizim yerli satılmışlar kendilerini var eden, işleri bitince de lağım deliğine süpüren efendilerine örnek de olabiliyorlar.

ABD Emperyalistleri cinayetlerine bir siyah genci daha öldürerek devam etti. Missouri eyaletine bağlı St. Louis kentinde meydana gelen olayda 2 polis, kendilerine bıçak çeken 23 yaşındaki Kajieme Powell adlı siyahi genci ateş ederek öldürdü. Olay sonrası açıklama yapan St. Louis kenti Polis Şefi Sam Dotson, siyahi gencin garip davranışlarda bulunduğunu, polis memurlarına bıçak çektiğini ve bıçağını bırakması yönündeki emre uymadığını belirterek polis memurlarının siyahi genci öldürdüğünü ifade etti. Polise bir metre kadar yaklaştığı ifade ediliyor siyah gencin. Polislerin bıçak çekmiş bile olsa öldürmeden yakalamak gibi bir niyetleri yok. En kör nişancı bile kendisine bir metre yaklaşan birini istediği yerden vurarak yaralayabilir, saldırısını durdurabilir. Ama söz konusu siyahlar olunca ölümü hak etmiş oluyor. ABD Emperyalistlerinin ırkçı politikalarının sonucudur bu cinayetler.

Ferguson’da eylemciler ne kadar da güzel vurguluyor ABD’nin örnek demokrasisini:

“Biz buraya kendi isteğimizle gelmedik. Bizi topraklarımızdan söküp zorla getirdiler. Şimdi halimize bak. Şu caddenin üzerinde tam 7 tane içki dükkânı var. Ama okullarımızda doğru dürüst eğitim yok. Alkol ve işsizliğe mahkûm ediliyoruz.” “Burada herkes hayatta kalma konusunda uzman. Yokluğa ve değişen koşullara mecburen ayak uyduruyorlar” diyor bir diğeri. “Ferguson’da yaşayanların büyük kısmı devlet yardımıyla hayatta kalıyor. İşsizlik ve eğitimsizlik var. Bizim mahallelerde en çok rastlayacağınız şey alkoliklerdir. Başka çare bırakılmıyor”diyen bir “çapulcu” ABD Demokrasinin alkolle, bilumum uyuşturucularla halkı nasıl uyuttuğunu vurguluyor. “Nüfusunun yüzde 70’i siyah olan bu küçük şehirde her dört kişiden biri federal fakirlik sınırının altında yaşıyor. Nüfusun yüzde 44’ü bu sınırın iki katı altında hayatlarını idame ettirmeye çalışıyor. Öyle ki normal şartlarda en az bir öğünlerini okulda yiyen çocukların protestolar nedeniyle eğitime ara verildiği şu günlerde aç kalmaması için para toplanıyor.” saptaması ABD demokrasinin Amerikan Halkı için de açlık, yoksulluk olduğunu gösteriyor. “Ferguson’da pazar günü iki oğluyla eyleme gelen Candice Williams “Çocuklarıma ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar beyazlar kadar iyi durumda olamayacaklarını şimdiden öğretiyorum. Çünkü iyi bir eğitim almıyorlar, [oturduğumuz bölgedeki] devlet okulunun parası yok ve çocuklarımıza bir şey öğretmiyorlar” diyor.(http://www.milliyet.com.tr/siyah-amerika-fakirlik-ve-siddet/dunya/detay/1928611/default.htm)

Ayrımcılık Amerikalılar tarafından daha nasıl dile getirilsin? Daha nasıl somutlansın?

ABD Emperyalistleri Dünya Halklarına reva gördüğü zulmü kendi halkına karşı da uygulamaktan çekinmez. Farklı davranamaz. Kim kendilerinin sömürü çarkına çomak sokarsa, onu yok etmek de emperyalist karakterleri gereğidir. Dünya Halklarını, emperyalist politikalarını devamını sağlamak için hizmetkâr olarak gören ABD Emperyalistleri kendi halkına da farklı gözle bakmaz. Onları, uyanmasınlar diye alkolle, esrarla, kumarla, Holivut Filmleriyle, dizileriyle uyuşturur. Amerikan rüyası gördürür durmadan. Ama bu sürekli görülen bir rüyadır, hiçbir zaman dönüşmez gerçeğe. Kaynayan kazan patlamasın diye de dünya halklarından aşırdıklarını bu demokrasi kandırmacasını devam ettirmek için kullanırlar.

Eninde sonunda bu çark kırılacak. Bu kandırmacalar son bulacak. Sürgit hiçbir halk hayvan yerine konamaz. İsyan eder insan. Genetiğinde vardır insanın isyan. İşte bizim Gezi İsyanı’mız, işte Amerikan Halkının isyanı. Dünya Halkları Vietnam Halkının, Küba Halkının yaptığı gibi Emperyalist Haydutları kovduğu zaman vatanlarından, Amerikan Halkları da ayağa kalkacak, Emperyalist sömürüye, aşağılanmaya, ırkçılığa son verecektir. Ve:

Biz ki evleri yapıp ev sahibi olamayan

Biz ki ekmeği fırında pişirip ekmeğe muhtaç olan

Biz ki kömürü ocaklardan çıkarıp kışın kömür alamayan

Biz ki hiçbir şeyin sahibi olamayan kişiler olarak

Bu dünyayı almaya geliyoruz…”

Alacağız bu dünyayı sizlerin elinden, unutmayacağız katliamlarınızı, çektirdiğiniz acıları, akıttığınız gözyaşlarını ve affetmeyeceğiz! 21.08.2014

HKP Genel Merkezi

HKP pankartlarının indirilmesine karşı suç duyurusunda bulundu

Halkın Kurtuluş Partisi, İstanbul’da parti binasında asılı bulunan pankartların kolluk kuvvetleri tarafından hukuk dışı gerekçelerle indirilmesine karşın suç duyurusunda bulundu.

HKP, “kanunsuz emirler verilmek; Siyasi Hakların Kullanılmasının Engellenmek; İnanç, Düşünce ve Kanaat Hürriyetinin Kullanılmasını Engellenmek; Konut Dokunulmazlığının İhlali;  Görevi Kötüye Kullanma; Kamu Görevine Ait Araç ve Gereçleri Suçta Kullanma” gerekçesiylesavcı ve emniyet görevlileri hakkında suç duyurusunda bulundu.

Kurtuluş Partililer suç duyurusu öncesi Çağlayan’da 21 Ağustos günü saat 13.00′da İstanbul Adalet Sarayı önünde bir eylem gerçekleştirdi.

“Çelik Bilezikle Tanışacaksın”, “Gün Gelecek Devran Dönecek Tayyipgiller Halka Hesap Verecek”, “Kurtuluş Partisi Yıldırılamaz” sloganlarını haykıran Kurtuluş Partililer adına İstanbul İl Başkanı Av. Pınar Akbina bir basın açıklaması yaptı.

Yerel seçimlere katılmış yasal bir partinin pankartının kanun dışı yollardan binasından indirildiğini belirten Av. Akbina, parti çalışmalarının engellenmeye çalışıldığını söyledi.

 Akbina, “Günlerdir Parti penceresinde asılı duran pankartın bir anda telaşla indirilmesinin altında yatan neden nedir? Özellikle iktidardaki ve yakın düşüncede olan siyasi partilerin astığı hem de alenen suç teşkil eden, YSK tarafından yasaklanan pankartlara dokunulmazken Halkın Kurtuluş Partisi’nin pankartının hukuksuz bir şekilde indirilmesi ne yazık ki son dönem daha da artan Hukuksuzluğun, keyfiliğin, farklı düşüncelere tahammülsüzlüğün bir kez daha ortaya çıkışıdır” diye konuştu.

Basın açıklamasından sonra Kurtuluş Partili Hukukçular suç duyurusunda bulundu.

HKP’nin Seçim Bildirgesini içeren “Sözümüzdür: Nereye gidersen git Nereye çıkarsan çık Çelik bilezikle tanışacaksın. Tarihe de; hırsız, katil, hain ve ABD uşağı olarak geçeceksin!” ve Mülkün sahibi Allahtır işbirlikçi hırsızların da Amerika. Halkın Kurtuluş Partisi” ibarelerini içeren pankartları önce polisler tarafından vinçle indirilmeye çalışılmış; itirazlar ve karşı koyma sonucunda kolluk güçleri tarafından aynı gün içinde savcılık kararı getirilerek pankartlar indirilmişti.

Seçim sonuçlarını yayımlanmamasını HKP yargıya taşıdı

image

HKP, Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarını yayımlamayan görevliler ve Recep Tayyip Erdoğan hakkında suç duyurusunda bulundu.

 Suç duyurusu dilekçesi:

 ANKARA CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NA

SUÇ DUYURUSUNDA BULUNAN………………: Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkanlığı

Karanfil Sokak No:24/15 Kızılay/ANKARA

V E K İ L L E R İ……….: Av. Orhan ÖZER, Av. Metin BAYYAR, Av. Ayhan ERKAN,

Av. Ali Serdar ÇINGI, Av. Tacettin ÇOLAK, Av. Sait KIRAN, Av. Ayça ALPEL, Av. Halil AĞIRGÖL, Av. Pınar AKBİNA,

Av. Doğan ERKAN

Ortak adres: Necatibey Cad. Sezenler Sokak. No: 4/15  Sıhhıye/ANKARA

 ŞÜPHELİLER……………: 1- Recep Tayyip ERDOĞAN  -  ANKARA

2- Mustafa ÖZYAR(Başbakanlık Mevzuatı Geliştirme ve

Yayın Genel Müdürü) ANKARA

3- İlhami Türker (Başbakanlık Mevzuatı Geliştirme ve

   Yayın Genel Müdür Yardımcısı)

4- YSK’nun 15/08/2014 tarih ve 3719 sayılı kararını Resmi Gazete’nin aynı tarihli sayısında yayımlamakla görevli olduğu halde yayımlamayan diğer ilgililer.

KONUSU …………………: 10 Ağustos 2014 tarihinde yapılan ve YSK’nın 15/08/2014 tarih

ve 3719 sayılı kararı ile Kamuoyuna duyurulan Cumhurbaşkanlığı Seçimi kesin sonuçlarının yine aynı kararın 4/c maddesi gereğince aynı tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmaması talimatını veren R. Tayyip Erdoğan ile bu kanunsuz emre uyarak yayımlamayan ve halen yayımlamamakta direngenlik gösteren Başbakanlık Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürü, Yardımcısı ve diğer ilgililer hakkında; Anayasanın 137 ve TCK’nun 257. maddeleri uyarınca soruşturma başlatılarak haklarında kamu davası açılması istemidir.

SUÇ………………………: 1- Anayasayı İhlal (TCK 309)

                                              2- Görevi Kötüye Kullanma (TCK 257/1)

                                              3- Görevi İhmal  (TCK 257/2)

AÇIKLAMALAR………: 1-)Bilindiği gibi, 10 Ağustos 2014 günü ülke genelinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde R. Tayyip Erdoğan T.C 12. Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bu seçimin kesin sonuçları; Yüksek Seçim Kurulu’nun 15/08/2014 tarih ve 2014/3719 sayılı kararı ile Kamuoyuna ilan edilmiştir.

 2- YSK’nun sözkonusu kararının; 3. maddesi ile; “Bu sonuca göre geçerli oyların salt çoğunluğunu alan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın 12. Türkiye Cumhurbaşkanı seçildiğinin tespitine ve adına Yüksek Seçim Kurulunca tutanak (mazbata) düzenlenmesine,

 4. maddesi ile; “Keyfiyetin 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu’nun 20. maddesinin birinci fıkrası gereğince;

a) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Makamına bildirilmesine,

b) Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT) aracılığı ile kamuoyuna duyurulmasına,

c) Karar örneği ve eki cetveller ile Cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip ERDOĞAN’ın mal bildiriminin Resmî Gazetede yayımlanmasına” karar verilmiştir.

         Haricen edindiğimiz bilgilere göre YSK; 15 Ağustos 2014 Cuma günü açıklanan sonuçları aynı gün Resmi Gazete’ye göndermiştir. Hatta elden, zimmet karşılığı Resmi Gazete’ye teslim edilen sonuçların gönderileceği de gazeteye önceden telefonla bildirilmiştir. Sonuçlar aynı gün akşam saatlerinde Resmi Gazete’ye ulaşmıştır.

 YSK’nun TBMM’ye gönderdiği yazıda da; “10 Ağustos 2014 Pazar günü yapılan Cumhurbaşkanı seçiminde geçerli oyların salt çoğunluğunu Cumhurbaşkanı adayı Sayın Recep Tayyip Erdoğanalmış olup, 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu’nun 20. maddesinin birinci fıkrası gereği Cumhurbaşkanı Seçimi kesin sonuçları yazımız ekinde bulunan Yüksek Seçim Kurulu’nun 15/08/2014 tarihli, 2014/3719 sayılı kararı ile ilan edilmek üzere Resmi Gazete’ye gönderilmiştir.” denilmektedir.

 3- Bütün bunların sonucu olarak; Cumhurbaşkanlığı seçim sonucu hemen 15 Ağustos 2014 tarihli Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlanması gerekirken bugüne kadar yayımlanmamıştır.

 Oysa 6271 Sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu’nun “Cumhurbaşkanı Seçiminin Sonuçlandırılması” başlıklı 20/1. maddesinde; “Cumhurbaşkanı seçiminin kesin sonuçları, Yüksek Seçim Kurulu tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Makamına bildirilir, kamuoyuna ilân edilir ve Resmî Gazetede yayımlanır”denilmektedir. Bu nedenle bu sonuçların Resmi Gazete yayımlanmaması; TCK’nun “Görevi Kötüye Kullanma”suçunun unsurlarının öngörüldüğü 257. maddenin açıkça ihlalidir.

 4- Basından öğrendiğimize göre şüphelilerden Başbakanlık Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürü Mustafa ÖZYAR; 10 gün izine ayrılmıştır.

            Anlaşılacağı üzere Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğü yetkilileri bağlı oldukları Başbakanlık’ın dolayısıyla Şüphelilerden R. Tayyip Erdoğan’ın kanunsuz emir ve talimatlarını uygulamaktadırlar. Zira Anayasa’nın 101/son maddesine göre; R. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte Başbakanlık ve AKP Genel Başkanlığı görevleri kesin olarak sona ermiş bulunmaktadır. Ancak çeşitli siyasi taktikler ve iki makamı bir arada taşıyabilme amacı gereği gerek Tayyip Erdoğan gerekse AKP yöneticileri; Anayasa’nın bu emredici hükmüne uygun davranmamakta, kanuna aykırılıkalrında ısrar etmekteler. Ve 27 Ağustos 2014 günü toplanacağını ilan ettikleri AKP Olağanüstü Genel Kongresine kadar Tayyip Erdoğan’ın AKP Genel Başkanı kalmasını sağlamak istemektedirler. İşte bunun için mahiyetlerindeki memurlara Kanunsuz emir ve talimatlar vererek, seçim sonuçlarının Resmi Gazete’de yayımlatmamaktadırlar.

 Oysa Anayasa’nın “Kanunsuz Emir” i düzenleyen 137. maddesi;

 “Kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimse, üstünden aldığı emri, yönetmelik, tüzük, kanun veya Anayasa hükümlerine aykırı görürse, yerine getirmez ve bu aykırılığı o emri verene bildirir. Ancak, üstü emrinde ısrar eder ve bu emrini yazı ile yenilerse, emir yerine getirilir; bu halde, emri yerine getiren sorumlu olmaz.

 “Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.” hükmüne amirdir.

 Yine TCK’nın 24/3 fıkrası benzer şekilde “Konusu suç teşkil eden emir hiçbir surette yerine getirilemez. Aksi takdirdeyerine getiren ile emri veren sorumlu olur” hükmüne havidir.

Şüphelilerin bu kanunsuzlukları, iktidarda olmalarından aldıkları fiili güçle işledikleri de görülmelidir.

 Bu nedenle; kanunsuz emri veren de konusu suç teşkil eden bu emri uygulayan da kanun önünde sorumludur. Şüphelilerin eylemlerine uyan “Anayasayı İhlal” (tüm şüpheliler açısından), “Görevi Kötüye Kullanma” (Tayyip Erdoğan açısından) ve “Görevi İhmal” (Mustafa Özyar ve İlhami Türker ve tespit edilecek diğer şüpheliler açısından) suçlarından cezalandırılmaları gerekmektedir.

SONUÇ ve İSTEM……….: Yukarıda ayrıntılıca açıklandığı üzere;

10 Ağustos 2014 tarihinde yapılan ve YSK’nun 15/08/2014 tarih ve 3719 sayılı kararı ile Kamuoyuna duyurulan Cumhurbaşkanlığı Seçimi kesin sonuçlarının yine aynı kararın 4/c maddesi gereğince aynı tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmaması talimatını veren R. Tayyip Erdoğan ile bu kanunsuz emre uyarak yayımlamayan ve halen yayımlamamakta direngenlik gösteren Başbakanlık Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürü, Yardımcısı ve diğer ilgililer hakkında; Anayasanın 137 ve TCK’nun 257. maddeleri uyarınca soruşturma başlatılarak haklarında kamu davası açılmasına karar verilmesini müvekkil parti adına vekaleten dileriz. 20/08/2014

Başvuruda Bulunan Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkanlığı

V e k i l l e r i

Av. Metin BAYYAR            Av. Sait Kıran                   Av. Doğan ERKAN

ITF Kongresi: Dünyanın Bütün Nakliyat İşçileri Buluştu

Uluslararası Nakliyat İşçileri Federasyonu’nun (ITF) 43. Kongresi 10-16 Ağustos 2014 Tarihlerinde Bulgaristan’ın Başkenti Sofya’da Düzenlendi.

1896 yılında kurulan ITF dünya genelinde yaklaşık 4,5 milyon nakliyat işçisini temsil ediyor. 43. Kongre’ye 116 ülkeden 1800 delege katıldı. Hamallardan pilotlara, kamyon şoförlerinden liman işçilerine, kargo dağıtımcılarından vatmanlara kadar çok sayıda nakliyat işçisi bir araya geldi.

Sendikamız Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu da DİSK Uluslararası İlişkiler Daire Müdürü Kıvanç Eliaçık ile birlikte Kongre’ye katıldı. İşçi sınıfının kurduğu en eski uluslararası federasyon olan ITF’e geçtiğimiz yıl üye olan Nakliyat-İş, Kongre’de “Kara Taşımacılığı”, “Demiryolları” ve “Sivil Havacılık” Konferanslarına katıldı ve 5 kıtadan nakliyat işçileriyle temaslar kurdu.

Nakliyat işçileri her yerde

Açılış töreninde söz alan ITF Genel Başkanı Paddy Crumlin konuşmasında; “Nakliyat sektörü insan hayatı için olmazsa olmazdır. Biz olmasak trenler, otobüsler, gemiler ve uçaklar çalışmaz. Dünyanın her yerindeyiz. 3,5 milyar insanın yarattığı serveti 80 kişi yönetiyor. Dünyayı saran bu adaletsizliğe karşı adalet istiyoruz.” ifadelerine yer verdi.

Crumlin ayrıca “Nakliyat sektöründe kayıt dışı çalışmanın ve çocuk işçiliğinin yaygınlaştığını” hatırlattı ve “eğer bugün güvencesizliğe ve çocuk işçiliğe karşı mücadele etmezsek yarın çocuklarımız o koşullarda çalışacak” dedi.

ITUC Genel Sekreteri Sharan Burrow, ILO Genel Direktörü Guy Ryder ve Bulgaristan Başbakanı Rosen Plevneliev de delegeleri selamlayanlar arasındaydı. Sharan Burrow konuşmasında Gazze’de yaşananlara odaklandı. Filistin’in işgaline ve ablukaya son verilmesi çağrısı yaptı.

Kongre kapsamında “Kara Taşımacılığı”, “Sivil Havacılık”, “Demiryolları”, “Deniz Taşımacılığı”, “Liman İşçileri”, “Turizm”, “Kargo”, “Şehir içi Ulaşım” vb. başlıklarla işkolu konferansları ve bölgesel toplantılar düzenlendi. Ayrıca kadın nakliyat işçileri ve genç nakliyat işçileri konferansları gerçekleşti.

Konferansların yanı sıra; “Mandela Anması”, “Filistin Dayanışma Etkinliği”, “Küba Dayanışma Etkinliği”, “Karadeniz Filmi Galası”, “Neo-Liberalizme Karşı Alternatifler Forumu”, “Küresel Isınma Eylemi” gibi çok sayıda etkinlik düzenlendi.

Filistin Dayanışma etkinliğinde söz alan Filistin Nakliyat İşçileri Sendikası Başkanı Nasır Yusuf Gazzeli şoförlerin sorunlarını aktardı ve ITF üyesi sendikalara desteklerinden dolayı teşekkür etti. Neo-Liberalizme Karşı Alternatifler Forumu’nda söz alan Latin Amerikalı sendikacılar Venezüella’da gerçekleşen Bolivarcı Devrim’in sosyal haklara etkisi üzerine konuşmalar yaptılar.

İşkolu konferanslarında nakliyat işçilerinin işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında yaşadıkları sorunlar tartışıldı. Savaşlardan daha fazla insanın ölümüne neden olan trafik kazalarının nakliyat işçileri açısından iş kazası olduğu vurgulandı. Uluslararası nakliyatta çalışan işçilerin savaşlardan olumsuz etkilendiği hatırlatılırken, ITF’in dünya barışı için mücadele etmesi gerektiğinin altı çizildi.

Farklı ülke deneyimlerin paylaşıldığı toplantılarda diğer sektörlerdeki işçilerin örgütlenmesinde veya genel olarak siyasal ve sosyal hakların geliştirilmesinde nakliyat işçilerinin rolü vurgulandı. Hükümetlerin işçilerin taleplerini kabul etmesinde nakliyat işçilerinin eylemlerinin etkisi aktarırdı.

Paddy Crumlin tekrar Genel Başkanlığa seçilirken, Bulgaristan Nakliyat İşçileri Sendikası Genel Başkanı Ekaterina Yordanov kadın işçiler adına Başkan Yardımcısı oldu. Genel Sekreterliğe ise Steve Cotton seçildi. Cotton yaptığı teşekkür konuşmasında “Nakliyat sektörü artık küresel bir sektördür. O nedenle sendikal mücadelemizi küresel ölçekte örgütlemeliyiz” ifadelerine yer verdi.

Nakliyat-İş Sendikası Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu,  Avrupa Nakliyat İşçileri Federasyonu (ETF) Genel Sekreteri Eduardo Chagas ve Fransa CGT Alain Sutour ile görüşerek Omsan Lojistik, PTT Kargo, Yurtiçi Kargo ve MNG Kargo gibi işyerlerindeki etkinliklerdeki sorunlar üzerine fikir alışverişi yaptı. Küçükosmanoğlu ayrıca ITF’in Gazze’ya yardım kampanyası kapsamında Filistin Nakliyat İşçileri Sendikası Başkanı Nasır Yusuf ve ITF Arap Ülkeleri Sekreteri Bilal Maliki ile görüştü.

DİSK/Nakliyat-İş Sendikası

To Tumblr, Love Pixel Union