Now Playing Tracks

Tayyipgiller’in Kamu Emekçilerine yönelik baskılarına, ihanetlerine geçit vermeyeceğiz

Değerli Kamu Emekçileri;

ABD ve AB Emperyalistleri sömürü düzenlerini daha da perçinlemek için, Büyük Ortadoğu Projesi ile halkları birbirine düşürmekte, Ortadoğu’yu kan ve gözyaşına boğmaktadırlar. Bu amaçla Irak’ı parçaladıkları gibi ülkemizi de en az üçe bölerek, Sevr Antlaşması’nı tekrar hayata geçirip coğrafyamızda güçsüz kukla devletler oluşturmak istemektedirler.

Tayyipgiller Hükümeti de ülkemizin yer altı-yerüstü kaynaklarını emperyalistlere peşkeş çekerken, aynı zamanda şefleri Tayyip, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlığını yapmaktadır.

Yakın Tarihimize bakarsak; yerli Parababaları özellikle 24 Ocak (1980) Kararları ile özelleştirmelere hız verirken, bir yandan da 12 Eylül Faşizminin ürünü 1982 Anayasası ile İşçi Sınıfına tanınan hakları yok etme çabası içine girmişlerdir.

12 yıldır ülkemizi yöneten AKP, uyguladığı ekonomi politikaları ile yoksul halkımızı; işçimizi, çiftçimizi, esnafımızı, memurumuzu ve diğer emekçilerimizi daha da yoksullaştırmış ve köleleştirmiştir.

Taşeronluk sisteminin yaygınlaştırılması, işverenlerin işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda gerekli önlemleri almaması nedeniyle her yıl yüzlerce çalışanımız, emekçimiz hayatını kaybetmektedir. En yakın olarak Soma’da 301 madencimizin, İstanbul Mecidiyeköy’de ise 10 inşaat işçimizin hayatı Parababalarının kâr hırsına kurban gitmiştir.

Tayyipgiller Hükümeti bir yandan vurgunlarını yapıp küplerini doldururken, bir yandan da medyayı susturmakta veya yandaşlaştırmakta, antiemperyalist, Mustafa Kemalci, yurtsever, demokrat ve namuslu askerleri, bilim insanlarını, gazetecileri, aydınları Ergenekon-Balyoz Operasyonları ile sesini çıkartamaz ve yerinden kımıldayamaz hale getirmektedir.

Tayyipgiller, bir yandan yargı çalışanlarına siyasi baskılar uygularken, bir yandan da hakim ve savcılara yüksek zamlar yaparak yargıyı iyice ele geçirip, kendi hukuk bürolarına çevirmeye çalışmaktadırlar.

“Sağlıkta Dönüşüm” adı ile sağlık ticarileştirilerek alınıp satılan bir metaya dönüştürülmüştür. Sağlık çalışanlarının mevcut sorunları dururken, 11.10.2011 tarihli 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Sağlık Bakanlığı, başta Yunanistan olmak üzere yurtdışından “ithal hekim”’ getirmeye çalışmaktadır. Tabiî bu kararname ile asıl amaçladıkları;

– Sağlığı özelleştirmek ve piyasalaştırmak,

– Hekimlerin örgütlü direncini kırmak,

– Ücretleri düşürüp, işsiz hekim furyası oluşturmak

– Tıp fakültelerini ve devlet hastanelerini işlevsiz kılmaktır.

Kamuda Yardımcı Hizmetler Sınıfında görev yapan çalışanların hak gaspları, 4b ve 4c statüsünde çalıştırılan kamu emekçilerinin iş güvenliğinin olmaması ve ücret adaletsizliği de kamu çalışanlarının çözüm bekleyen diğer sorunları arasında yer almaktadır.

Eğitim alanında yapılanlara baktığımızda; 27 Aralık 1949 tarihinde “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma” ile Milli Eğitim çökertildi, Milli olmaktan çıkarıldı.1954’te Menderes Hükümeti tarafından, çağdaş eğitim kurumları olan Köy Enstitüleri kapatıldı. İşte bu tarihlerden itibaren eğitim-öğretim,emperyalistlerin tekeline sokuldu ve dünyaya örnek gösterilen eğitim sistemimiz hızla yozlaşmaya, gericileşmeye başladı.

Eğitim alanındaki bu gericileştirme politikaları Ortaçağcı Tayyipgiller döneminde hız kazanmıştır:

– Öğretmen Okulları kapatılmış, Fen Liseleri arka plana itilmiş, bilimden ve bilimsel eğitimden hızla uzaklaşılarak bilim dışı hurafeler eğitim sisteminin temelini oluşturmuştur.

– 4+4+4 sistemi ile İmam Hatip Okullarının sayısı artırılmış, Ortaçağcı eğitim kurumları yaygınlaştırılmıştır.

– Temel Eğitimden Orta Öğretime Geçiş (TEOG) ile A grubundaki tercihlerine yerleşemeyen öğrenciler, B grubunda İmam Hatip Liselerine yerleştirilmiştir. Bazı öğrenciler ise evlerinden çok uzakta olan bir eğitim kurumuna gönderilerek mağdur edilmişlerdir. Bildiğimiz gibi TEOG yerleştirmeleriyle gayrimüslim öğrencilerimiz bile İmam Hatip Liselerine yerleştirilmiştir.

– Orta Öğretimde (liselerde) dini derslerinin sayısı artırılarak, Arapça, Kur’an-ı Kerim, Hz Muhammed’in Hayatı (Hz. Muhammed’in insan, hayvan, doğa sevgisini anlatmazlar, anlattıkları da Hz Muhammed’i ifade etmez) gibi dersler zorunlu-seçmeli dersler haline dönüştürülmüştür.

– Daha birkaç gün önce, 22 Eylül tarihinde MEB’e bağlı okullardaki kılık kıyafet ile ilgili yönetmelikte yapılan değişiklikle“türban yasağı” kaldırılarak laik eğitime bir darbe daha vurulmuş, medrese eğitiminin önündeki bir engel daha kaldırılmıştır.

– Tayyipgiller Torba Yasayla 7 bine yakın okul müdürünün görevine son vererek, yerine yandaş (Eğitim-Bir Sen’li) müdürler getirmiş, okul yönetimlerini ele geçirip, okulları da şirketleri gibi yönetmenin yolunu biraz daha açmıştır.

– Özel okullara 2500 ile 3500 lira arasında yapılan devlet desteği ile bir yandan eğitimdeki özelleştirmenin önü açılırken, bir yandan eğitimde eşitlik ilkesine aykırı davranılmaktadır. Amaç, devlet okullarını tümüyle kaldırarak yerine özel sektörün açtığı okul görünümlü ticarethaneler getirmektir.

– Aday öğretmenlere sözlü mülakat getirip, sadece yandaş ya da kendini öyle göstermek zorunda hisseden öğretmenleri kadroya almaktadırlar.

– Öğretmenlere de rotasyon getirerek, bir nevi onları cezalandırmak istemektedirler. Binlerce öğretmene uygulanacak rotasyon zaten şu anda da var olan kaosu iyice derinleştirecektir.

Yoksulluk sınırının 3.826 lira olduğu bu dönemde, Tayyipgiller’in bir kurumu haline gelen, sendikacı görünümlü hainlerden derleşik Memur-Sen’in toplu satış sözleşmesi ile kamu çalışanlarının ücretleri, enflasyon rakamlarının bile gerisinde bırakılmıştır.

Kısacası kamu emekçilerinin kazanılmış birçok hakkı gasp edilmiş, eğitim ve sağlık başta olmak üzere tüm kamu hizmetleri özelleştirilerek piyasacı bir ekonomiye terkedilmiş, eğitim bilimsellikten uzaklaştırılmış, emekçilerimiz yoksulluğa mahkûm edilmiştir.

Tüm bu ihanetlerin altına imza atan Tayyipgiller erken bayram etmesinler. Bu ülkede kamu emekçilerinin hak mücadelesinin geleneğini yaşatanlar da vardır ve onlar bu hainane gidişe karşı kararlıca mücadelelerini sürdürmektedirler.

Bizler Halkçı Kamu Emekçileri olarak; sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışı ile antiemperyalist, antifeodal ve antişovenist ilkelerden taviz vermeden mücadelemizi sürdürüyoruz. Bu bakış açısıyla, insan onuruna yakışır bir yaşam için tüm kamu çalışanlarını örgütlü mücadeleye çağırıyoruz!

Yağmaya, talana ve sömürüye karşı bir başkaldırı olan Şanlı Gezi Direnişi’mizde haykırdığımız gibi “BU DAHA BAŞLANGIÇ MÜCADELEYE DEVAM’’diyoruz. 24.09.2014

Yaşasın Kamu Emekçilerinin Örgütlü Mücadelesi!

Yaşasın Halkçı Kamu Emekçileri!

Halkçı Kamu Emekçileri

Tayyip üzerine alındı, HKP yönetici ve üyelerine dava açıldı

image

“İnsanların en alçağı, din kisvesi altında dünya menfaati sağlayandır”

Abdullah Bin Mübarek 736-797 (Hicri 118-181) 

RECEP TAYYİP ERDOĞAN ÜZERİNE ALINDI, HALKIN KURTULUŞ PARTİSİ

YÖNETİCİ VE ÜYELERİNE DAVA AÇILDI!

8 Şubat 2014 günü, yerel seçim öncesi, AKP tarafından o zaman başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımı ile İstanbul/Kartal’da bir miting düzenlendi.

Halkın Kurtuluş Partisi Kartal İlçe Örgütü’nün yeri, Recep Tayyip Erdoğan’ın geldiği ve kürsüye çıktığı alanın tam karşısındadır ve aylardır, parti penceresinde 736-797 (Hicri 118-181) yılları arasında yaşamış olan Abdullah Bin Mübarek’e ait “İnsanların en alçağı, din kisvesi altında dünya menfaati sağlayandır” özdeyişini taşıyan pankart asılıdır. Ancak mitingi düzenleyenler o gün bu pankarttan o kadar rahatsız olmuşlardır ki önce vinçlerle pankartı kapatmaya çalıştılar, ardından bizzat İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Parti binamıza gelerek savcının“gerekirse kapıyı kırarak içeri girin ve protesto edenleri getirin” talimatını tebliğ etti. Hemen ardından Halkın Kurtuluş Partisi Kartal İlçe Başkanımız, mali sekreterimiz ve iki üyemizin içinde bulunduğu 4 kişi “devlet büyüklerine hakaret”ten ifadeleri alınmak üzere karakola götürüldü. İfadelerden sonra gözaltındaki arkadaşlarımız serbest bırakıldı ancak ardından dava açıldığı haberi geldi.

İddianamede “Recep Tayyip Erdoğan hakkında dinen kutsal sayılan değerlerden bahisle aşağılama kastıyla hareket ederek aleni hakaret suçunu işledikleri kanısına varılmıştır”, denilerek yönetici ve üyelerimiz hakkında dava açılmıştır. Davaya Recep Tayyip Erdoğan avukatları aracılığı ile mağdur sıfatıyla katılmak için müdahale talebinde bulunmuştur. Yani bu sözü üzerine alınarak, kendisine söylendiğini kabul ederek davaya katılmak istemiştir.

Bilindiği gibi Halkın Kurtuluş Partisi bu ülkede hiçbir muhalefet partisinin yapmadığını yapmakta ve en büyük işleri halkımızı “Allah’la Aldatmak” olan Tayyipgillerin ve tüm sömürücülerin işledikleri suçlarla ilgili suç duyurularında bulunmakta, soruşturmaları ve davaları takip etmekte, gerekli itirazlarda bulunmakta vb. gibi bir çok yolla bu suç çetesi ile mücadele etmektedir. Ancak tüm bu suç duyurularına kayıtsız kalan Yargı Tayyipgillerin hukuk bürosu gibi çalışarak bunları kulak ardı etmekte, kovuşturmaya yer olmadığına karar vermekte fakat onlara karşı en ufak bir tepkiyi ise cezalandırmaktadır.

Yıllardır halkımızın temiz inancını sömürerek din tüccarlığının alasını yapanlar cezalandırılmazken buna karşı çıkanlar hem de 700’lü yıllarda söylenen bir söz üzerinden yargılanmaktadırlar. Tape’lerden hatırlanacaktır ki bu din bezirgânları hırsızlık yaparken bile, inşallah maşallah’ı, Allah’a emanet ol’u ağızlarından düşürmüyor, Allah’ı hırsızlıklarına alet ederek, bakara/makara diyerek halkımızın kutsal değerlerine en büyük aşağılamayı yapıyorlardı.

Konu ile ilgili duruşma yarın 23.09.2014 tarihinde Anadolu 60. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 2014/432 E. No ile görülecektir. Tüm basın emekçilerini asıl yargılayan olacağımız davayı izlemeye davet ediyoruz. Bakalım kim kimi yargılayacak? 22.09.2014

Halkın Kurtuluş Partisi

Kartal İlçe Örgütü

HKP, Soma Katliamı için soruşturma izni verilmemesine itiraz etti

DANIŞTAY (  )  DAİRESİ BAŞKANLIĞINA

İtiraz Eden

Davacı                   : Halkın Kurtuluş Partisi

Vekilleri     : Av. Orhan ÖZER, Av. Metin BAYYAR, Av. Ayhan ERKAN, Av. Ali Serdar ÇINGI

Av. Tacettin ÇOLAK, Av. Sait KIRAN, Av. Ayça ALPEL, Av. Halil AĞIRGÖL,  Av. Pınar AKBİNA, Av. Doğan ERKAN

Sezenler Sk. 4/15 Sıhhiye/Ankara

Davalı                    : Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı-ANKARA

Dava Konusu        : Davalı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 26.08.2014 tarih, İTK-04 Karar numaralı sayılı, 4483 Sayılı Yasaya göre “Soruşturma İZNİ VERİLMEMESİ KARARI”nın yetki, şekil, amaç, konu, maksat yönlerinden hukuka, kuvvetler ayrılığı prensibine, hukuk güvenliği ilkesine, hukuka uygun idare ilkesine, ve idari işlemlerin belirliliği ilkesine aykırı olduğundan itirazımızın incelenmesiyle İptaline karar verilmesi dava ve talebimizdir.

Tebliğ Tarihi         : 11/09/2014

Beyanlarımız         :

Bilindiği gibi, 13 Mayıs 2014 günü Soma’da Dünyanın en büyük iş cinayetlerinden biri, Türkiye tarihinin ise en büyük iş cinayeti  yaşandı. Üstelik Cinayet göz göre göre işlendi ve toplu katliama dönüştü.  Bu toplu katliam sonucu Soma Holding bünyesinde faaliyet gösteren Soma Kömür İşletmeleri AŞ tarafından işletilen kömür işletmesinde resmi rakamlara göre 301 işçi yaşamını yitirdi.

Bu iş kazası nedeniyle, TCK 83/1-2 (Kasten Öldürmenin İhmali Davranışla İşlenmesi), TCK 257 (Görevi Kötüye Kullanma), TCK 87/1-2-4 (Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Yaralama), TCK 170 (Genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması) suçlarından dolayı müvekkil Halkın Kurtuluş Partisi tarafından Cumhuriyet Başsavcılığına sunulan dilekçeyle Recep Tayyip Erdoğan (Başbakan), Taner YILDIZ (TC Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı), Faruk ÇELİK (TC Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı), Kasım ÖZER (TC Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürü),  Yusuf Yerkel (Başbakanlık Müşaviri), Alp GÜRKAN (Soma Holding A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı), Soma Holding AŞ’nin suça karıştığı tespit edilecek yöneticileri ve yetkilileri) ve suça karıştığı tespit edilecek diğer tüm yetkililer hakkında suç duyurusunda bulunulmuştu.

Bu şikâyet sonucunda davalı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından, iptalini talep ettiğimiz “soruşturma izni verilmemesine dair karar” verilerek, 4483 Sayılı Yasaya göre sorumluların bir kısmının yargılanmasının önüne geçilmek istenmiştir. İlgili karar müvekkil Partiye 11.09.2014 tarihinde Bakanlığın İş Teftiş Kurulu Başkanlığının 05/0972014 tarihli 49189603/663.02/7034 sayılı üst yazısıyla tebliğ edilmiştir.

Verilen bu karar yasaya ve hakkaniyet ilkelerine aykırıdır. Şöyle ki;

1- Anayasanın Çalışma hakkı ve ödevi başlıklı 49’uncu maddesinde; “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.” denilmektedir.

Sosyal güvenlik hakkı başlıklı 60’ıncı maddesinde de; “ Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.” hükmü mevcuttur.

Buna göre öncelikle çalışanların iş güvenliğinin sağlanması, sağlıklı ve güvenli çalışma ortamlarının oluşturulması devletin ve bu konuda yetkilendirilmiş kişilerin asli, anayasal görevidir.

2- Ayrıca İş Yasasının Çalışma Hayatının Denetimi ve Teftişi Devletin yetkisi başlıklı 91/1’inci maddesinde; Devlet, çalışma hayatı ile ilgili mevzuatın uygulanmasını izler, denetler ve teftiş eder. Bu ödev Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı ihtiyaca yetecek sayı ve özellikte teftiş ve denetlemeye yetkili iş müfettişlerince yapılır.” düzenlemesinin yanında,

92’inci maddesinde de 91 inci madde hükmünün uygulanması için iş hayatının izlenmesi, denetlenmesi ve teftişiyle ödevli olan iş müfettişleri, işyerlerini ve eklentilerini, işin yürütülmesi tarzını ve ilgili belgeleri, araç ve gereçleri, cihaz ve makineleri, ham ve işlenmiş maddelerle, iş için gerekli olan malzemeyi 93 üncü maddede yazılı esaslara uyarak gerektiği zamanlarda ve işçilerin yaşamına, sağlığına, güvenliğine, eğitimine, dinlenmesine veya oturup yatmasına ilişkin tesis ve tertipleri her zaman görmek, araştırmak ve incelemek ve bu Kanunla suç sayılan eylemlere rastladığı zaman bu hususta Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından çıkarılacak İş Teftişi Tüzüğünde açıklanan şekillerde bu halleri önlemek yetkisine sahiptirler.

(Değişik ikinci fıkra: 13/2/2011-6111/78 md.) Teftiş, denetleme ve incelemeler sırasında işverenler, işçiler ve bu işle ilgili görülen başka kişiler izleme, denetleme ve teftişle görevli iş müfettişleri ve işçi şikayetlerini inceleyen bölge müdürlüğü memurları tarafından çağrıldıkları zaman gelmek, ifade ve bilgi vermek, gerekli olan belge ve delilleri getirip göstermek ve vermek; iş müfettişlerinin birinci fıkrada yazılı görevlerini yapmaları için kendilerine her çeşit kolaylığı göstermek, bu yoldaki isteklerini geciktirmeksizin yerine getirmekle yükümlüdürler.

(Değişik üçüncü fıkra: 13/2/2011-6111/78 md.) Çalışma hayatını izleme, denetleme ve teftişe yetkili iş müfettişleri ile işçi şikayetlerini incelemekle görevli bölge müdürlüğü memurları tarafından tutulan tutanaklar aksi kanıtlanıncaya kadar geçerlidir. İş müfettişleri tarafından düzenlenen raporların ve tutulan tutanakların işçi alacaklarına ilişkin kısımlarına karşı taraflarca otuz gün içerisinde yetkili iş mahkemesine itiraz edilebilir. İş mahkemesinin kararına karşı taraflarca 5521 sayılı Kanunun 8 inci maddesine göre kanun yoluna başvurulabilir. Kanun yoluna başvurulması iş mahkemesince hüküm altına alınan işçi alacağının tahsiline engel teşkil etmez.”hükmü mevcuttur.

3- 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununun 24’üncü maddesinde de; Bu Kanun hükümlerinin uygulanmasının izlenmesi ve teftişi, iş sağlığı ve güvenliği yönünden teftiş yapmaya yetkili Bakanlık iş müfettişlerince yapılır. Bu Kanun kapsamında yapılacak teftiş ve incelemelerde, 4857 sayılı Kanunun 92, 93, 96, 97 ve 107 nci maddeleri uygulanır.

(2) Bakanlık, işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliği konularında ölçüm, inceleme ve araştırma yapmaya, bu amaçla numune almaya ve eğitim kurumları ile ortak sağlık ve güvenlik birimlerinde kontrol ve denetim yapmaya yetkilidir. Bu konularda yetkilendirilenler mümkün olduğu kadar işi aksatmamak, işverenin ve işyerinin meslek sırları ile gördükleri ve öğrendikleri hususları tamamen gizli tutmakla yükümlüdür. Kontrol ve denetimin usul ve esasları Bakanlıkça düzenlenir.” şeklinde hükümlere yer verilmiştir.

Dolayısıyla özetlemek gerekirse; şikâyet edilen ancak haklarında soruşturma izni verilmeyen başta İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürü Kasım ÖZER gelmek üzere diğer iş müfettişleri Anayasaya, 4857 Sayılı İş Kanunu ve 633 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununa göre 301 insanımızın öldüğü iş yerinde

– Düzenli ve sağlıklı denetim yapmak,

– İş Sağlığı ve güvenliğine aykırı şekilde işçilerin çalıştırılmasının önüne geçmekle birinci dereceden sorumlu ve yükümlü memur kişilerdir.

Ancak bu kişiler bu yükümlülüklerini yerine getirmemişlerdir;

A- Öncelikle ilgili “soruşturma izninin verilmemesine dair karar” olayda sorumluluğu birinci derecede bulunan bakan Faruk ÇELİK tarafından verilmiştir. Faruk ÇELİK soruşturma izni istenen kişilerin en üst düzey amiri konumundadır ve Bakanlığın sorumluluğunu düzenleyen yasa hükümlerine göre ihmali davranışlarda ilk sorumlu tutulacak kişidir.Şayet Bakan tarafından anayasa ve yasal düzenlemelere uygun davranılarak buna göre bir çalışma sistemi oluşturulmuş olsaydı bu gün 301 işçi pek muhtemeldir ki yaşıyor olacaklardı.

B- Gerek basına yansıyan gerekse birebir edindiğimiz bilgilere göre müfettişlerin yaptığı teftişler, “sosyal taraflardan” yalnızca işveren tarafın görüş ve önerilerine açık olmakla birlikte, işveren tarafın eksikliklerinin göstermelik olarak tamamlatıldığı veya bu eksikliklerin görmezden gelindiği bir faaliyete dönüştürülmüştür. Zira kaza sonrası uzman incelemesi olmadan bile, sıradan vatandaşların tespit edeceği şekilde, işçilerin nasıl ölümcül şartlarda çalıştığı görülmüştür.

Bunun yanında özellikle madenlerde çalışan işçilerin hangi koşullarda çalıştığı ve yapılması gerekenler Devletin başka kurumları tarafından bile Soma’daki facia olmadan tespit edilmiştir. Örneğin Devlet Denetleme Kurulunun 08/06/2011 tarihli Raporu madencilikle ilgilidir. Soma’daki kaza meydana gelmeden neler yapılması gerektiği tek tek yazılmıştır. Bu raporda taşeronluk sisteminden risk değerlendirmesinin yapılmamasına, işçilerin kapasiteyi aşacak şekilde üretime zorlanmalarına, işçilere iş güvenliği ekipmanının verilmemesinden gaz ölçümlerinin sağlıklı yapılmamasına kadar birçok konu değerlendirilmiştir.

Bunun Yanında Maden Mühendisleri Odası da 2010 yılında madenlerdeki sorunları değerlendirdikleri ve alınması gereken önlemleri belirttikleri bir rapor yayımlamışlardır. “Madencilikte Yaşanan İş Kazaları Raporu” başlıklı raporda Soma’dan çok önce uyarmış ve yol gösterilmişti. Girişinde Türkiye’de ve dünyadaki iş sağlığı ve güvenliği ile iş yaşamına ilişkin genel bilgilerin verildiği raporda, madencilik alanında çalışan şirketlerin durumu, maden kazalarına neden olan hatalar kazalardan somut verilerle anlatılıyor ve acil önerilerde bulunuluyordu. Raporda Soma’daki kömür madenlerine ilişkin de acil öneriler yer alıyordu.

Ancak bu raporlarda önerilen hiçbir önlem ne Çalışma Bakanlığınca ne de şikâyet edilen diğer kişiler tarafından dikkate alınmamıştır. Kısacası 301 işçi için ölüm göz göre göre gelmiştir.

C- Şikâyet dilekçemizde de belirttiğimiz üzere kazadan 20 gün önce CHP’nin Soma ile ilgili verdiği önerge Çalışma Bakanının üyesi olduğu AKP’li milletvekillerince reddedilmiştir. İlgili önerge Soma’da faaliyet gösteren madenlerdeki çalışma koşullarıyla ilgilidir. Burada çalışanların bölge milletvekillerine ulaşmasıyla dile getirilmiştir. Dolayısıyla bu madende insanca çalışma koşullarına aykırı bir durumun olduğu apaçık ortadadır. Buna rağmen Bakanlık ve çalışma müfettişleri her ne hikmetse bu madenin derhal faaliyetinin durdurulması ve önlem alınması için bir girişimde bulunmamışlardır.

D- Kaza sonrasında kazadan sağ kurtulan işçilerin anlattıkları iptalini istediğimiz bakanlık kararının nasıl insani değerler atlanarak hazırlandığını açıkça göstermektedir. Bu ifadeler, tanıklıklar, ne yazık ki soruşturma izni verilmediği için resmi evrak şeklini almasa da artık kamuoyu vicdanın da en yüksek derecede kabul görmektedir.

İşçilerin bu beyanlarına göre ölümler göz göre göre gelmiş, hakkında şikâyette bulunulan görevliler de sorumluluklarını yerine getirmemişlerdir. Bu ihmallerin en büyüklerini sıralayacak olursak;

– Kapasitenin üstünde ucuz maliyetli üretim yapılmıştır.

“TKİ, Soma’da kömürü kendisi çıkarırken tonunu 130-140 dolara mal ediyordu. Biz ihaleye girip, tonunu TKİ’ye rödovans payı dahil 23.80 dolara çıkarma taahhüdü verdik.”,  “Gerek biz, gerek diğer özel şirketler, kâr etmesek bu işe girmezdik” sözleri işçilerimize mezar olan madeni işleten şirketin sahibi Alp GÜRKAN’a aittir.

Bu düzeyde bir maliyet düşüşünün tek yolunun işçi ve iş güvenliği maliyetlerinde yapılacak kısıtlama olduğunu en sıradan vatandaş bile bilmektedir. Ancak bu durumu her nedense uzman müfettişlerimiz görememişlerdir.

Ayrıca 2009 yılında 230 bin ton olan üretim 10 kattan fazla arttırılarak 2010 yılında 2,6 milyon tona yükseltilmiştir. Üretimdeki hızlı artış, daha sonraki yıllarda da devam etmiş ve 2012 yılında 3,8 milyon ton düzeyine kadar ulaşmıştır. İşçi sayısı da 3.000’lere ulaşmıştır. Buna rağmen aynı oranda iş güvenliği denetimleri arttırılmadığı gibi bu üretim artışının altyapısı da yetkililerce araştırılmamış, sorgulanmamıştır.

İşçilere yeterli derecede iş güvenliği ve sağlığı ekipmanları verilmediği gibi bunların denetimleri de yapılmamıştır. 1992-1993 yılları arasında Çin’de üretilmiş kullanım süresi 5 yıl olan gaz maskeleriyle işçiler madenlere indirilmişlerdir. Sormak gerekir; binlerce işçide bulunan bu gaz maskeleri denetimler sırasında çalışma müfettişlerince hiç mi görülmemişlerdir

Bizim ve toplumun genel kanaati, eğer gerektiği şekilde işyerinde inceleme yapılmış olsaydı bu eksikliklerin görüleceği, tespit edileceği şeklindedir.

– Madendeki galerilerin çalışmaya uygun olmadığı, gaz sensorlarının yetersiz olduğu ve olanların da çalışmadığı, kömür taşınan bantların madenler için yangına dayanıklı malzemeden özel yapılması gerektiği, işçilere eğitim verilmesi gerektiği konuları hep atlanarak incelemeler yapılmıştır. Daha doğrusu bu işyerinde bir anlamıyla göstermelik incelemeler yapılarak işin esasına girilmemiştir.

Öyle ki 13 Mayıs’ta meydana gelen kazada eğitimde olduğu gösterilen işçiler bile yaşamını yitirmiştir. Bunun yazılı belgesi basında da yayımlanmıştır. (http://www.sabah.com.tr/Gundem/2014/05/29/egitimde-gorunen-isciler-oldu)

Bu durumdaki işçilerin tespiti için işverenle istişare yapılmasına, görüşlerinin alınmasına ve dahası inceleme yapılmadan işverene “geliyoruz” diye bilgi verilmesine ihtiyaç var mıdır?

Ortalama insan zekasına göre bu durumda işverene önceden teftiş yapılacağının bilgisinin verilmemesi gerekir. Oysa soruşturma izninin verilmediğine dair kararda, işverenle bu tür ilişkiler kurulduğu adeta gurur duyularak anlatılmıştır.

Sonuç olarak; Her gün ortalama 4 işçinin iş kazaları sonucunda yaşamını yitirdiği bir ülkede yaşamaktayız. 2014 yılının ilk altı ayında iş kazalarında 946 işçi hayatını kaybetmiştir. Bu işçilerden 313’i maden kazalarında can verirken, 175 işçi ise inşaat ve yol yapımında meydana gelen kazalarda vefat etmiştir. Özellikle Avrupa standartları değerlendirildiğinde bu kazaların çoğunluğunun önlenebilir olduğu açıktır.

Bu fecaat durumdan birinci derecede görevli olan ve önlem alması gereken Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığıdır. Ancak bu bakanlık ve görevlileri sorumluluklarını yerine getirmemektedirler. Bu ihmallerinin sonucunda da yıl içinde bini aşkın işçi ölmektedir. Bu nedenlerle göstermelik incelemelerle insanların çalışamayacağı koşullara sahip madenlerin çalışmasına izin veren ve bu işçilerimizin ölümüne neden olan sorumluların yargılanması, adaletin karşısına çıkması gerekmektedir.

Sonuç ve İstem: Davalı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 26.08.2014 tarih, İTK-04 Karar numaralı sayılı, 4483 Sayılı Yasaya göre “SORUŞTURMA İZNİ VERİLMEMESİ KARARI”nın yetki, şekil, amaç, konu, maksat yönlerinden hukuka, kuvvetler ayrılığı prensibine, hukuk güvenliği ilkesine, hukuka uygun idare ilkesine ve idari işlemlerin belirliliği ilkesine aykırı olduğundan itirazımızın incelenmesiyle İptaline karar verilmesini vekaleten talep ederiz. Saygılarımızla. 19/09/2014

 İtiraz Eden Davacı Vekillleri

Av. Metin BAYYAR          Av. Sait KIRAN          Av. Doğan ERKAN

HKP’den asansör katliamıyla ilgili suç duyurusu

İSTANBUL CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NA

SUÇ DUYURUSUNDA

BULUNAN……………….:Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkanlığı

Karanfil Sokak No:24/15 Kızılay/ANKARA

VEKİLLERİ………..: Av. Orhan ÖZER, Av. Metin BAYYAR, Av. Ayhan ERKAN, Av. Ali Serdar ÇINGI, Av. Tacettin ÇOLAK, Av. Sait KIRAN, Av. Ayça ALPEL, Av. Halil AĞIRGÖL, Av. Pınar AKBİNA, Av. Doğan ERKAN

Ş Ü P H E L İ L E R….…..:

1- Recep Tayyip Erdoğan

2- Ahmet DAVUTOĞLU

3- Faruk ÇELİK

4- İdris GÜLLÜCE

5- Kasım ÖZER

6- Yaşar GÜVENÇ

7- Aziz TORUN (Torunlar Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş. Bşk.)

Rüzgarlıbahçe Mahallesi Selvi Çıkmazı No: 4 34805 Beykoz/İstanbul

8- Torunlar A.Ş.’nin suça karıştığı tespit edilecek yöneticileri ve yetkilileri

9- GEDA Major Firması yetkilileri (Şemsettin Günaltan Cad. N: 224 A Blok D: 5 Tüccarbaşı- Erenköy/İST.)

10- Aykut AKSU (NCA Nitelikli Cevaplar Akademisi İş Sağlığı Güvenliği Eğitim Çevre Mühendislik ve Danışmanlık Hiz. A. Ş. Yönetim Kurulu Bşk.) ve şirketin iş cinayetinden sorumlu diğer yetkilileri – Gayrettepe Mah. Yıldız Posta Cd. No:18/b Beşiktaş/İstanbul

11- Mehmet Ergün Turan (T.C. Başbakanlık Toplu Konut İdaresi (TOKİ) Başkanı)

12- Suça karıştığı tespit edilecek diğer tüm yetkililer

S U Ç……………………:

1)TCK 220 (Çıkar amaçlı suç örgütü kurmak)

2)TCK 83/1-2 (Kasten Öldürmenin İhmali Davranışla İşlenmesi)

3)TCK 257 (Görevi Kötüye Kullanma)

4)TCK 87/1-2-4 (Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Yaralama)

5)TCK 170 (Genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması)

6)TCK 86/1 (Kasten Yaralama)

7)TCK 251 (Denetim Görevinin İhmali)

İHBAR VE BEYANLARIMIZ:

6 Eylül 2014 günü akşam saat 20.00 sıralarında Mecidiyeköy’deki Ali Sami Yen Stadı’nın yerine yapılan TORUNLAR’a ait rezidans inşaatında asansörün düşmesi yüzünden 10 işçi hayatını kaybetti.

Bu bir iş kazası değil, şikayet olunanların daha çabuk daha çok para kazanma ve vurgun yapma uğruna, gözü dönmüşçe bir soygun uğruna davetiye çıkardıkları, bağıra bağıra gelen büyük bir iş cinayetidir. Cinayet, 36 kat yüksekliğindeki inşaatın 22. katında bulunan asansörün büyük bir gürültüyle zemine çakılmasıyla işlendi.

TORUNLAR’a ait aynı Rezidans inşaatında 9 Nisan’daki iş cinayetinde de bir işçi hayatını kaybetmişti. 23 Ağustos tarihinde ise yangın çıkmıştı.

NEDEN BU BİR İŞ KAZASI DEĞİL BİR CİNAYETTİR?

Projenin TOKİ onaylı olması nedeniyle okul ve hastane binalarıyla bir sayılmış, bu nedenle de ‘Yapı Denetim Kanunu’ kapsamı dışında bırakılmıştır. Bu tür binaları TOKİ kendi denetlemektedir. TOKİ’nin de ne kadar denetlediği ortadadır. Amaç denetim filan değil vurgun olunca da bu iş cinayetleri kaçınılmaz olmaktadır.

Aynı projeye Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü de rezidans yapımında 24 saat çalışılabilmesi için “kamu yararınadır” onayı vermiştir. Gün 24 saat çalışmada ise kaza yapma olasılığının normal mesaiye göre çok daha fazla olduğu aleni bir gerçekliktir. Şikayet olunanlar rezidansı bir an önce bitirip paraya çevirmek, paraları da kasalara, ayakkabı kutularına akıtmak için 24 saat çalışma temposunu yasal kılıfa uydurmuşlardır.

Çıkardıkları torba “Yasalarla” yasal mevzuatı çorbaya çeviren şikâyet olunan erkânı devlet de, can güvenliğini hiçe sayan bu suçlular yasaları dolanma imkânı verdikleri için iş cinayetlerinden birinci derecede sorumludurlar.

Ayrıca Çalışma Bakanlığı Müfettişleri cinayet öncesi yaptığı incelemelerde bir çok önemli eksiklikler saptamış, bu eksikliklerin giderilmesini sağlatmak yerine 5.600-TL gibi komik bir ceza kesilmiştir TORUNLAR’a. Bu ceza mıdır, ödül müdür? Bu cinayete davetiye çıkartmak değil midir?

Gene, 24 saat çalışma temposu nedeniyle Torunlar rezidansta asansörlerin sık arızalandığı, arıza nedeniyle çoğu zaman tek asansöre aşırı yük bindiği şeklindeki iddialar da bizzat işyerinde çalışanların anlatımlarından basında bolca yer almıştır. Örneğin: “Asansör firması Geda Major Limitad yetkilisi Al Jazeera’ye yaptığı açıklamada 5 ay önce beton blok düşmesi üzerine bu asansörün paramparça olduğunu ve tamamen yenilendiğini, inşaatta diğer asansörün arıza sebebiyle devre dışı olduğunu söyledi” (Cumhuriyet Gazetesi 09/09/2014 sf.5)

İş cinayetine böylesine aleni zemin hazırlandığı İnşaat Mühendisleri Odası, Elektrik Mühendisleri Odası, İstanbul Barosu gibi uzman meslek örgütlerince tespit ve teşhir edilmiş ve tüm medyada yazılıp çizilmiştir.

Birkaç örnek verirsek:

  • 9 Eylül 2014 Cumhuriyet Gazetesi (5. Sayfa);

“İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı Nevzat Ersan, Türkiye’de kamu yatırımlarının ve TOKİ’nin ‘Yapı Denetim Kanunu’ kapsamında olmadığına dikkat çekti(…) “TOKİ’nin kendi denetimi var ve bu denetim yetersiz” diyen Ersan, “rezidansı da kendileri denetlediler. Yanı kendileri çalıp kendileri oynuyorlar. Neden özel inşaatlar kanun kapsamındayken, kamu ve TOKİ inşaatlarının kapsam dışında olduğu sorgulanmalı” dedi.

“Ersan, Çevre ve Şehircilik il Müdürlüğü’nün ‘24 saat çalışma kamu yararına’ kararına ilişken olarak da ‘kaza yapma olasılığı, normal mesaiye göre daha çoktur. Normal mesai saatleri dışında çalışmamak özellikle hayati riski olan işlerde çık önemlidir. Rezidansı yetiştirip bir an önce paraya dönüştürmek istiyorlar. Bu nedenle ‘kamu yararı’ndan ‘paranın hemen kasaya girmesi’ anlamı çıkıyor. Bu insanlara hizmet edecek bir yapı değil, bir konut. Kılıf uydurmaya çalışmışlar ve kamu yararı ilkesini kullanmışlar’ diye konuştu.

  • İstanbul Barosu 09.2014 tarihli basın açıklaması;

“TOKİ ile hâsılat paylaşımlı olarak yapılan inşaat, birçok kez açılan davalar, mahkemelerce verilen fakat uygulanmayan İptal kararları ile gündeme gelmiştir. TOKİ tarafından hazırlanan plan tadilatının, hukuka aykırı olduğu ve telafisi olanaksız zararlara sebep olacağı mahkemelerce tespit edilmesine karşın idare, yapılan değişiklikler yoluyla bu davaları konusuz bırakmış ve hukuk kullanılarak ruhsatı onaylanan yapının inşaatı başlatılmıştır
Yapının bir an önce tamamlanarak; satışından elde edilecek gelirin paylaşılmasının ‘kamu yararı’ olarak görülmesi anlaşılabilir değildir. Haziran ayında İstanbul Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından inşaatta faaliyetin geceleri de sürmesine izin verildiği ise yaşanan bu facia ile ortaya çıkmıştır. Belirli kişilerin ticari faaliyetlerinden azami kar etmeleri için sağlanan olanaklar için Kamu Yararı tanımlaması ise tam bir hukuksuzluk ifadesidir. Kamu menfaatini korumakla görevli makamlar sadece belirli kişi/kurumların çıkarını korumaktadır.

Sadece 2014 yılının 8 ay’ında 1270 işçi hayatını kaybetmiştir. Ülkemiz, İş cinayetlerinde Avrupa 1’incisi ve dünya 3’üncüsü olmuştur.

“Çalışma Bakanlığı müfettişleri olayın yaşandığı inşaatı kontrol etmişler, birçok eksik bulmuşlar ancak bakanlık sadece yapı sahibine 5 bin 600.- TL para cezası vermekle yetinmiştir. Mecidiyeköy asansör Faciası, işveren tarafından sektörün doğasında olan kaza olarak ifade edilmektedir. Geçtiğimiz aylarda yaşanan Soma faciasının da işin Fıtratı olarak tanımlandığını hatırlatmak isteriz.
Ulusal yasalarımız, işçi sağlığını korumada yetersiz olsa da, AİHM işçi sağlığı ve iş güvenliğini açıkça yaşam hakkının kapsamı içinde değerlendirmektedir. iş güvenliği, işçi sağlığı ve iş kazaları gibi konularda özel kişilerden kaynaklansa dahi yaşam hakkı sorumluluğunun devlete ait olduğunu belirlemiştir. İstanbul Barosu Çevre Kent Hukuku Komisyonu”

Elektrik Mühendisleri Odası verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 350 bin asansörün bulunmaktadır. Makine Mühendisleri Odası ile birlikte yapılan denetimlerle 2012’ye kadar bu asansörlerin yüzde 7,5’i kontrol edilmiş, bu kontrollere göre de asansörlerin yüzde 70’inin kullanım açısından “tehlikeli” olduğu anlaşılmıştır.

Bu tablo da vatandaşlarının yaşam hakkından birinci derecede sorumlu olan devletin ne kadar vurdumduymaz olduğunu, 2014 yılının 8 ay’ında 1270 işçi hayatını kaybetmesinden, Ülkemizin, İş cinayetlerinde Avrupa birincisi ve dünya üçüncüsü olmasından birinci derecede suçlu olduğunu göstermektedir.

TORUNLAR, R.T.ERDOĞAN+AKP, NCA (Nitelikli Cevaplar Akademisi) İLİŞKİLERİ

İnternet gazetesi Aktif Haber’e göre:

İnternet gazetesi Aktif Haber’e göre:

“Toptancılıkla uğraşan ve daha sonra gıda pazarlamacılığı işine giren, yıllarca gıda sektöründe varlık gösteren Torunlar, 1980’li yılların ikinci yarısında inşaat sektöründe yapsatçılığa başladı. 2005’ten itibaren ise “Yürü ya kulum” denilen firmalardan oldu.

“Torunlar Gıda’nın sahibi Aziz Torun, İstanbul İmam Hatip Lisesinden Recep Tayyip Erdoğan’ın, İktisat Fakültesinden ise Abdullah Gül’ün okul arkadaşı.

“Kendi internet sitelerindeki bu yılın ilk 6 ayında net karını tam tamına yüzde 965 oranında artırdığını, satışlarını ise geçen yıla göre yüzde 372 yükselttiklerini açıklamışlardır.” (Aktif haber 07/02/014)

İnternet gazetesi T24’e göre de:

“Toptancılıkla uğraşan ve daha sonra gıda pazarlamacılığı işine giren Torunlar Gıda’nın sahibi Aziz Torun, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın arkadaşı. AKP iktidarı döneminde yıldızı parlayan firmalar arasında yer alan Torunlar Gıda’nın sahibi Aziz Torun, bu yıl ilk defa Forbes 100 listesine adını yazdıranlar arasında yer aldı. Aziz Torun, kardeşi Mehmet Torun’la birlikte 800 milyon dolarlık serveti yönetiyor. Özelleştirmeler, TMSF ihalelerinde sıklıkla gördüğümüz şirket, AKP’nin yardım olarak dağıttığı makarna, un, şeker gibi gıda maddelerinin satın alındığı şirket olarak da ön plana çıkmıştı.” (T24 23/03/2010)

Torunlarla ilgili benzer haberler, Ali Sami Yen stadı arsasının ihalesi gibi büyük ihalelerin kendilerine verilmesinde AKP iktidarı döneminde nasıl “yardımcı” olunduğuna ilişkin haberler hemen hemen tüm medyada yer almıştır.

Cumhuriyet Gazetesi’ne göre:

“Soma’da 301 madencinin yaşamını yitirdiği maden ocağını işleten Soma Grubu ‘nu da denetlediği belirtilen Nitelikli Cevaplar Akademisi’nin (NCA) … internet sitesindeki referans listesinde hizmet verilen firmalar arasında Torunlar Holding de bulunuyordu. Kazanın ardından hem listede hem Torunlar Gurubu’nun hem de Soma Grubu’nun adı çıkarıldı.”(Cumhuriyet G. 9.09.2014 Sf. 5)

13.05.2014 tarihindeki Soma katliamının sorumlarından NCA Nitelikli Cevaplar Akademisi İş Sağlığı Güvenliği Eğitim Çevre Mühendislik ve Danışmanlık Hiz. A. Ş. aradan daha dört ay geçmeden bir iş cinayetine daha imza atıyor.

Her iki iş cinayetindeki benzer sorumsuzluklar cinayetlerin yaşandığı işyerleri sahiplerinin AKP’lilerle ve R.T. Erdoğan’la ilişkileri, AKP iktidarınca bu şirketlerin iş güvenliği ve işçi sağlığına aykırı faaliyetlerine göz yumulması, seçimlerin arifesinde AKP’nin dağıtığı gıda yardımı paketlerinin ve kömürlerin bu şirketlerden sağlanıyor olması, 17 Aralık 2014 de ortaya çıkan Tayyip, AKP’li Bakanlar ve oğulları ile işadamları arasında dönen yolsuzluk iddiaları, Torunlar’a ait rezidanstaki işçi cinayetini işleyen şikayet olunanlar arasında bu illiyet bağları, reddedilemez maddi deliller, çıkar amaçlı suç örgütü oluşturulduğuna ilişkin ciddi kuşkular doğuruyor.

Umarız ki, bize göre kıyaslanamayacak ölçüde imkana sahip olan Cumhuriyet Savcılığı makamı ve bağlı kolluk birimleri böylesine ciddi kuşkuları aydınlatabilmek için şikayet olunanlar hakkında soruşturma başlatarak, şikayet olunanların isnat edilen suçlardan yargılanmalarını sağlayacaktır.

1.8.1999 tarih ve 23773 Sayılı Resmi Gazete de yayımlanan 4422 Kanun No’lu “ÇIKAR AMAÇLI SUÇ ÖRGÜTLERİYLE MÜCADELE KANUNU” madde 1.’e göre:

“suç işlemek amacıyla örgüt kurma” başlıklı TCK m. 220’ye göre;

Doğrudan veya dolaylı biçimde bir kurumun, kuruluşun veya teşebbüsün yönetim ve denetimini ele geçirmek, kamu hizmetlerinde, basın ve yayın kuruluşları üzerinde, ihale, imtiyaz ve ruhsat işlemlerinde nüfuz ve denetim elde etmek, ekonomik faaliyetlerde kartel ve tröst yaratmak, madde ve eşyanın azalmasını ve darlığını, fiyatların düşmesini veya artmasını temin etmek, kendilerine veya başkalarına haksız çıkar sağlamak, seçimlerde oy elde etmek veya seçimleri engellemek maksadıyla zor veya tehdit uygulamak veya kişileri kendilerine tâbi kılmaya zorlamak veya mensupları arasında her ne suretle olursa olsun açık veya gizli işbirliği yapmak suretiyle yıldırmaveya korkutma veya sindirme gücünü kullanarak suç işlemek için örgüt kuranlara veya örgütü yönetenlere veya örgüt adına faaliyette bulunanlara veya bilerek hizmet yüklenenlere sadece bu nedenle üç yıldan altı yıla kadar; örgüte üye olanlara iki yıldan dört yıla kadar ağır hapis cezası verilir.

Suç faili, memur veya kamu hizmetiyle görevli kimse ise yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza, yarıdan bir katına kadar artırılır.

Yukarıda anılan kanun maddesine göre; olayımızda şikâyet olunanların bir kısmı devletin yönetimini ele geçirmişlerdir zaten ve bu yolla kamu hizmetlerinde, basın ve yayın kuruluşları üzerinde, ihale, imtiyaz ve ruhsat işlemlerinde nüfuz ve denetim elde etmiş, Torunlar gibi ekonomik faaliyetlerde kartel ve tröst yaratmışlar; kendilerine veya başkalarına haksız çıkar sağlamışlar, Torunların gıda malzemelinden oluşan paketleri dağıtarak, seçimlerde oy elde etmek maksadıyla kişileri kendilerine tâbi kılmaya zorlamış veya mensupları arasında her ne suretle olursa olsun açık veya gizli işbirliği yapmak suretiyle yıldırma veya korkutma veya sindirme gücünü kullanmışlardır.

Bu nedenle Recep Tayyip Erdoğan ve tüm şikâyet olunanların anılan TCK hükümlerine muhalefet etmekten anılan kanun maddelerinden yargılanmaları gerekmektedir.

Ayrıca yukarıda açıkladığımız, iş cinayetinin yaşandığı işyerinde

– denetim yapmayarak;

– denetim yapmamak için yapılan rezidansı okul ve hastane binalarıyla bir sayarak‘Yapı Denetim Kanunu’ kapsamı dışında bırakarak;

- rezidans yapımında 24 saat çalışılabilmesi için “kamu yararınadır” onayı vererek iş cinayeti olasılığını arttırarak;

– usulüne uygun denetimler yapmayarak,

– yapılan denetimlerde ortaya çıkan eksiklikleri gidermeyerek,

– asansörün arızalı olduğunu bile bile çalıştırarak, çalıştırılmasına engel olmayarak

- YAŞAM HAKKI SORUMLULUĞU DEVLETE AİT olması nedeniyle, iş cinayetine davetiye çıkartan yukarıda sayılan kasıtlı, kusurlu bütün davranışları, ihmalleri bilen, bilmesi gereken, ötesinde “yasal düzenlemelerle” bu davranışların önünü açarak bu cinayete ortak olarak;

TCK 83/1-2 (Kasten Öldürmenin İhmali Davranışla İşlenmesi); TCK 257 (Görevi Kötüye Kullanma); TCK 87/1-2-4 (Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Yaralama); TCK 170 (Genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması); TCK 86/1 (Kasten Yaralama); TCK 251 (Denetim Görevinin İhmali) suçları nedeniyle tüm şüphelilerin yargılanmaları, başta hayatını kaybeden işçi kardeşlerimizin yakınları gelmek üzere namuslu, onurlu, dürüst vatandaşlarımızın olaydan duydukları üzüntüyü bir nebze de olsa dindirecek; günden güne artan iş cinayetlerini belki biraz azaltacaktır.

Dünyanın neresinde olursa olsun böyle bir iş cinayeti karşısında sorumlular derhal istifa ederdi. Ancak bizde ne yazık ki sorumlular peş peşe iş cinayetleriyle halka karşı suç işlemekte, işledikleri suçlardan pişmanlık duymak bir yana, suçu örtmek için halen halkımıza, cinayeti protesto eden işçilere ve duyarlı insanlara tomayla, tazyikli, gazlı suyla, gaz bombalarıyla saldırmakta, cinayete tepki gösteren işçileri işten atmaktadırlar.

Yukarıda yaptığımız açıklamalarda da açıkça görüldüğü gibi 10 işçi kardeşimiz göz göre göre meydana gelen iş cinayeti sonucu hayatlarını kaybetmişler, arkalarında gözü yaşlı çocuklar, eşler, analar-babalar, kardeşler bırakmışlardır. Artık bu katliamlara dur demek gerekmektedir. Bu nedenle suç duyurumuzun dikkate alınarak katliama neden olanlar cezalandırılmalıdır ki acılar bir nebze hafiflesin ve ülkemiz artık bu olaylarla anılmasın, işçiler iş cinayetlerine kurban gitmesin, çocuklar anasız babasız kalmasın. Tek dileğimiz akan gözyaşlarının bir an önce durmasıdır!

SONUÇ ve İSTEM..:

Yukarıda açıklandığı üzere öncelikle; şüpheliler hakkında soruşturmaya başlanılmasına, başlanılmışsa suç duyurumuzun bu dosyaya eklenmesine, belirtilen şüpheliler ve soruşturma sırasında ortaya çıkacak faillerin tespiti ile delil karartma ihtimali bulunan şüphelilerin tutuklanmasına, şirket yönetici ve yetkilerinin malvarlığına el konulmasına ve kamu davası açılarak şüphelilerin cezalandırılmasına karar verilmesi arz ve talep olunur. Saygılarımızla. 16.09.2014

Suç Duyurusunda Bulunan Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkanlığı

Vekilleri

Av. Pınar AKBİNA             Av. Ali Serdar ÇINGI        Av. F. Ayhan ERKAN

Hikmet Kıvılcımlı - Şapa Oturan Parlamentarizm

Sosyalist - 30 Mart 1971

Bugünlerde pek çok şeyler şapa oturdu. Bunların en ilginci: Parlamentarizmin şapa oturuşudur. Gerçekte ne de direniyor. Çabalama kaptan, ben gidemem, diye diye… 
         1- Cilveli Çifte-İktidar (Diyarşi) 
         Diyarşi (Çifte-İktidar) başlıyor. Bir yanda (parlamento + partiler), öbür yanda (devletbaşkanı + ordu) karşı karşıya geldiler. Birbirlerine, Fuzulî ile sevgilisi arasında geçen ilişkinin şiirini okuyorlar: 
         "Ben ana hayran 
         ”Ol cama tırman 
         ”Mütekeddir: Ben ondan, ol benden… 
         ”Ben ana mihnet, ot bana gussa: 
         ”Müteneffir ben ondan, ol benden.” 
         Böyle çelişkili karasevdalar, çökkün Şark'ın yalnız kişilerinde değil toplumlarında da kaçınılmaz olur. Hem birbirilerine bayılırlar, hem birbirlerini bulsalar bir kaşık suda boğarlar. Partilerparlementodan, devlet başkanı ordudan bir parça olduklarına göre, Türkiyede çifte-iktıdar oportada duruyor: Parlemento mu ağır basacak, ordu mu? 
         2 - Batı’da “Parlamentarizm” Elma Şekeri 
         Parlamento kimdir? 1971 yılı uluslararası Finans - Kapitalin halk denilen çocuklara yalattığı elme şekeridir. Emperyalist metropollarda (anayurtlarda) kodaman parababalığı (Finans - Kapital), dünyayı sermaye ihracıyla soyup soğana çevirdikçe, tekelinde tuttuğu AŞIRI-KÂR (surprofit) ganimetine dayanıyor. O AŞIRI-KÂRdan bir parçacığını, Emperyalizm denilen kurtlu elmanın üzerine incecik bir yalabuk şeker zarı olarak sıvıyor. Halk denilen çocuğa: 
         "İşte bu Kızılelma senin, diyor. Tat ta bak ne tatlı” diyor ve çocuğıın cebindeki son meteliğini de tırtıklamak için, ağzını burnunu o boyalı şeker zarı ile bulayıp, bulaştırarak, -halkımızın hoş deyimi ile: "Şafiî köpeğine çeviriyor." Uluslararası parababaları elinde parlamentarizm böy le basit bir çocuk oyunudur. 
         Dikkat edelim. Her zaman söyleriz: Batıcı parababalığı elinde bir AŞIRI-KÂR olmasa, ondan bir parçacığını özellikle İşçi sınıfı içinden yetiştirdiği aristokrat amele tabakası denilen küçükburjuvazinin en modern ve en rezil satılık çeşidine yalatmasa ve işçi sınıfını o yoldan kendi çapul arabasına bağlamasa, Parlamentarizm oyununu kimseye, hele kendi geniş işçi ve halk yığınlarına hiç bir zaman yurtturamazdı. Beş, on, yirmi yıl işçi sınıfı içinden ayrıcalıklılara yüksekçe bir "yaşama standardı" sağla: Ardından on milyonlarca insanı emperyalist bunalım ve savaşlarla kır, öldür. Düzen bu. Parlamentarizm elma şekerinin içindeki zehirli, kan kusturucu meyva rejimi bu. Onun, artık en ileri emperyalist anayurtlarında bile ipliğı pazara çıktı. 
         3 - Birinci Büyük Millet Meclisi 
         Ya bizde parlamentarizm kimlerin tekelinde? Mustafa Kemal Paşa hayâle kapılacak kişilerden değildi. Türkiye’yi "çağdaş uygarlık düzeyi"ne çıkarmak için "sermaye" mekanizmasına inanmıştı. Ama, 1. Millî Kurtuluş Savaşı’nda ordu olmasa, sermayenin, kompradorlar çıngarı: İttihatçı - İtilâfçı yırtınmalarıyla ülkeyi bir emperyalist sömürgesi yapacağını görmüş, eliyle tutmuştu.
         "Sermaye mekanizması" denilen şeyin adına "kapitalizm" mi denir? İlk Büyük Millet Meclisi demeçlerinde: Emperyalizme de, kapitalizme de ağız dolusu sövüldü. Öyleyse, hem kapitalizme söven, hem bir sermaye makanizmasını kuran düzen nasıl olabilirdi? Ordu ile… Sermaye, halka etkili olabilmek için parlamentarizm mi istiyordu? Olur. Paşanın kaç tâne güvenilirsubayı varsa, hepsinin üniformaları, savaş biter bitmez çıkarıldı. Başta Paşa’gân olmak üzere hepsine smokinler, kırlangıç kuyruklu redingotlar giydirildi. Memleketin şurasında burasında 3-4 yıl arayla çalışan "seçim" davul zumaları şölenlerinde gösterilen adaylar, sılindir şapkalarını giyip Ankara’daki Sultanî çatısı altında toplandılar. 
         Parlamento mu istediniz baylar? İşte size: Büyük Millet Meclisi. I. Kurtuluş Savaşı günlerinde bu meclisin "Manzarası" biraz vahşice mi görünüyordu? Doğrudur. Bir kaç, pilâvın içinde karabiber kabilinden, Patrik Atenagoras’tan heybetli şıh, Aşiret reisi, ilmiyye patriyarkı (Babahan’ı) ile yan yana, hemen hepsi I. Emper-için cep dolu. Beller kemerle sıkık. Bacaklar getr pantolonlu. Bu Mepus Bey yahut yedeksubayı cin gibi "Kalpaklılar""askerî"den bozma, yakası açık, "hâkî" (Toprak rengi: Savaşta arâziye uygun (!) giysi. Göğüsler fişeklikler, paşanın emrinde, ha deyince İstiklâl Mahkemesi’nde adam asar, yahut cephede düşmana karşı çıkar "avcı kıyafetli" tedbil gezen askerlerdir. 
         4 - Tek-Parti Parlamentarizmi 
         Sivil Sermaye o manzaradan ürkse haklı. "Asrî" (çağdaş) parlamento kılığı için Ankara’dan İstanbul’a müşteriler, İstanbul’dan Ankara’ya "tüccar terzi"ler az mı aktı? Ve "sermaye"hazretlerinin sinirine dokunmayacak bir sivil Parlamentarizm görüntüsü sağlandı. Ancak meclisin içinde ordu oturuyordu, ne gerek. Arasıra sevimli Anadolu boğazıyla oy’a baş vurulurdu: 
         ”- Gabl’idenler (Kabul edenler)? 
         ”- Gabl’itmiyenler? 
         Ve ardından, öyle istenmişse, hemen: 
         ”- Gabl’idilmiştir!” gelirdi. Bu kanunun onaylanıp onaylanmayacağı, ilkin kara kalpağın yanlamasına mı, önlemesine mi durduğuna göre belli olurdu. Sonra ona da hacet kalmadı."Seçim"le kimin meclise gireceği önceden belliydi. Yanlışlık olamazdı. Parlamento, paşanın öğütlediği kıyasıya askercil disiplinli çarklardan kurulmuş bir makineydi. 
         CHP’nin "tekparti" çağında parlamentarizm bu idi. Ordu'nun ruhu mecliste tebdil gezip bağdaş oturuyordu. Daha mı az demokrattı o tekpartili CHP parlamentarizmi, yoksa daha mı çok? Bunu tartışmıyoruz. Yalnız biliyoruz. O zaman da meclisin adı gene Büyük Millet Meclisi idi ve Büyük Millet Meclisi'nin demokrasiciliğinden şüphe edenin, alimallah gözü patlatılırdı! Seçim ise, işte "seçim". Parlamento ise, işte meclis. Demokrasi ise kimin haddine demokrasiye yan bakmak? 
         Bu bir çeşit tarihsel devrimler'den sonra gelen, Gaazi'lerin egemen sınıflı topluma geçit döneminde kurdukları devlet biçimli bir "askercil demokrasi" geleneği miydi? Olabilir. Onatekparti parlamentarizmi denebilirdı. Tekparti parlamentarizminin, hiç değilse, kendine göre daha az saçma bir mantığı vardı. Bir yol devlette: (Yasama - yargılama - yürütme) üçüzlüsü,"güçleri ayırtlama" (tefrik’i guvâ) kargaşalığı yoktu. Her üç yetki T.B.M.M’nin kişıliğinde; T.B.M.M’de paşanın kişiliğinde birleşikti. Burjuvazinin pısırıklığı, sosyal sınıf çelişkilerinin kütlüğü bunu olasılaştırıyordu. "Kemalist inkılâplar" o ortalıkta yürütüldü. "Aşırı-kâr" gene yoktu ama aşırı uçlar da yoktu. Hiç değilse, yok edilebilmiş sayılıyordu. 
         5 - Çok-Parti Parlamentarizmi 
         Çokparti parlamentarizmi, o mantığı bozdu. Daha doğrusu "zor oyunu bozdu" 1925’ den beri, CHP’nin tekparti parlamentarizminin kanadı altında palazlanıp, CHP’nin önce beynini, sonra yüreğini ve en sonunda etini kemiğini kemirip yiyerek fena halde semiren parababalığı (Finans - Kapital), antika çağlardan kalma, askercil demokrasi gelenekli tekparti "vesâyet"ine sağdıçlığına artık isyan etti. "Tekparti demokrasisi"ni, dayanılmaz bir diktartörlük saydı. Tekparti CHP’si ve paşası: Hem dayak yiyen, hem memnun olan koca kılığından da dımdızlak bırakıldı. 
         Demokrat Parti’nin "Demirkırat"ı, Finans - Kapital sağdıcı Bayar ile Tefeci - Bezirgân hacıağa tohumu Menderes gibi sivil beğcikleri sırtına alıp, parlamento’da bağdaş kurmuş orducuları tekmeleyip kovar oldu. Beyciklerin paltosunu tutup giydirmeyi "şeref’i askerî"sine aykırı bulmayan paşaları, ordu geleneklerine karşı çıkardı. Aşırı çapuluna Amerikan sadakası yetmeyince, Kruşçef Bolşeviği Ankara’ya çağırdı. Tekparti parlamentarzimi, ordu için rahat bir emeklilik yiyimi idi. Çokparti parlamentarizmi, sürüyle hacıağa ve parababası kullarına Demirkırat yemliği oldu. 
         Amerika “arpayı” keser kesmez, bir milyon Vatan Cepheli üye yazıldı ve ordu da tapayı attı. 27 Mayıs: Parababaları sömürüsünün kendisini kaldıramadı, halk içinde bu sömürünün yarattığı ateşi ölçecek termometreyi koydu. Sosyalizmi serbest bıraktı. Yeni anayasa yasama - yargılama - yürütme (Y-Y-Y-) güçlerinin ayırtlanmasını son dereceye götürdü. Böylece, ordu: Millî Birlik ve kontenjan gruplarına rağmen politika dışı bırakıldı. Ordu sayesinde iktidara hazırca konan parababalığı (Finans - Kapital ve Tefeci - Bezirgânlık) orduya karşı yapmadık provokasyon bırakmadı. Parlamentoda paşa dövmeye dek denemeler yaptı. 
         Hepsi kolaydı. 35 milyon, işsizlik ve pahalılık altında nasıl uyuşturulacaktı? Halkın köylü kesiminin Tefeci - Bezirgânlar hakkından gelebilirdi. Yeter ki, tefeciliği yasak eden İslâmlığı, tefeci mütegallibenin gâvurluğunu örten bir maske gibi kullanabilsinler. Ama halkın en dinamik kesimi olan işçi sınıfı sosyalizme doğru hızla gelişiyordu. Gangsterler sendikalizmini bile etkili kılmak için AŞIRI-KÂR gerekti. Onun yerine Finans - Kapital parababalığı ıki silâh buldu: 1- AŞIRI VURGUN; 2- AŞIRI UÇLAR… 
         Alman casuslarının üniversiteye soktukları: Panislamizm için halife gerekti. "Ulu Hakan Abdülhamit Hân" üzerine destanlar yazmak, yetemezdi. Panislamizm uygulanınca: Türkiye’den Suudî Krallığına döviz kaçırıp kolera ithâl eden hacılar, aşırı vurgunun kaymağını da yabancılara kaptırdı. Alman casusluğunun Pantürkizmini en iyi bilen ordu idi. Turan yerine Hitler’in ırkçılıkhezeyanları da: yalnız birkaç CİA ajanı komando'yla, Toplum Polisi'ne bile yeterli cep harçlığı istedi: AŞIRI VURGUN'un öbür bölümünü tüketti. Faşizm'in ezelî AŞIRI UÇLAR maskesi, asker-sivil GENÇ TÜRKLER geleneğimizi uyarmaktan başka hiç bir işe yaramadı. 
         6 - PARLAMENTARİZM HURDACILIĞI 
         Modern ve antika parababalarının denizi burada bitti: Parlametarizm gemileri ordunun bir "muhtıra"sıyla oracıkta şapa oturdu. Şimdi ne oluyor? Ordu eliyle batırdığı halk düşmanı parlamentarizm gemisini yüzdürür inşaallah demeyen "siyasî parti" yok. Kendisine "işçi partisi" diyen TİP bile, hiç kızarmadan, batmış parlamentarizmin mantar cankurtaran simidine şöyle sanlıyor: 
         "Bugün… kazanılmış demokratik hakların korunması PARLAMENTARİZMin yalnız şekil olarak değil, fakat temel ilkeleriyle birlikte ayakta kalmasına bağlıdır." (TİP Bildirisi) 
         Ne "kazanmış" TİP? 1965 yılı 276 bin oyla 14 mepusluk. 1969 yılı 243 bin oyla 2 mepusluk! Parababaları parlamentarizminde: "Bütün sosyal sınıfların siyasî ağırlıklarını koyacakları bir ortam" olabilirmiş gibi, "İşçi ve emekçi sınıfların serbestçe örgütlenip siyasal eylemlerde bulunması" olabilirmiş gibi "Süratle genel seçimlere gidilmesini istiyoruz"diyebiliyor (23-3-1971). Kuyrukçuluk yapıyor. 
         AP pehlivanı Demirel de, başka lâflarla aynı şeyi söylüyor: 
         "Parlamento ile orduyu karşı karşıya bırakmayı ve bu suretle demokratik nizamı temelinden sarsacak bir duruma girmeyi kabul etmemiz mümkün değildir:" (23-3-1971) 
         Parababalığının tek güvendiği parlamentarizmin palavra mantarizmini yutmayan bir ordu-gençlik var. Gençlikte bilinç güçten üstün. Orduda güç bilinçten üstün. Bilincin de, gücün de tükennıez kaynağı işçi sınıfı'dır. Ancak bu üç güç gençlik + ordu + işçi sınıfı birleşirse: Büyük köylü yığınları Tefeci - Bezirgânlığın kanlı pençeresinden ve Finans - Kapitalin karanlıkta avladığı oy davarlığından kurtarılabilir. Millî kurtuluş, gürbüz çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabilir. Günün birinci problemi bu gerçekliği orduya anlatmaktır. 
         Görünürde Ordu: Şapa oturttuğu parlamentarizm gemisi içinde dişe dokunur nesneler varsa; onları kurtarmak istiyor. Bu da bir "ekonomi" görüşü olabilir. Ancak batmış gemiler hurdalıktan başka yerde değer taşımaz. 27 Mayıs denemesi ortada. Parababalarının tekelinde batmış parlamentarizmi allayıp, pullayıp yüzdürenler, gemiye hemen sahip çıkan sermaye korsanlarının ilk bombardımanına uğrayanlar ve parlamentoda kan içinde bırakılarak dayak yiyenler oldular. Şirin ve süslü demokrasi makyajı altından, en sinsi ve kanlı alaturka faşizmin nasıl fışkırdığını gördüler. 
         "Men cerreb’el mücerrep, hallet bihîn nedâmet" (denenmiş deneyen, işin sonunu, yazık oldu ile çözümler!). Devrimci gelenekli ordunun tek ihanet etmiyecek dostu ve dayanağı işçi sınıfı ile çalışan halk yığınlarıdır. 

Nakliyat-İş’ten: PTT’de taşeronda çalışan üyelerimiz ödenmeyen maaşları için iş bıraktılar direndiler ve kazandılar

PTT Kargo Ve Dağıtım İşçileri İş Bıraktı

İstanbul’da Avrupa ve Anadolu yakasında bulunan PTT’de Dağıtım ve Kargoda taşeron olarak ASGÜN Turizm Teks. İnş. Oto. San. Tic. Ltd. Şti’de çalışan üyelerimiz taşeron firma olan ASGÜN tarafından geciktirilen ve ödenmeyen maaşları için iş bırakma eylemi yaptılar.

Avrupa yakasında Kâğıthane, Topkapı, Bahçelievler, Sultangazi, Beylikdüzü, Başakşehir ve Beşiktaş’ta Anadolu yakasında ise Maltepe, Kartal, Ataşehir, Pendik ve Tuzla bölgelerindeki PTT dağıtım ve kargo bölümlerinde iş bırakıldı.

9 Eylül Salı günü Avrupa yakasında Beşiktaş, Kâğıthane, Sultangazi’de dağıtım ve kargo bölümünde iş bırakıldı. İşyerlerinin önünde toplanan üyelerimiz ve diğer çalışanlar geciken maaşlarının bir an önce yatırılmasını, yatırılmadığı takdirde de işbaşı yapmayacaklarını belirttiler.

Bu açıklamanın ardından Salı günü Avrupa Yakası dağıtım bölümü çalışanların maaşları yatırıldı. Ancak kargo bölümünde çalışanların ücretleri yatırılmadı. Bunun üzerine PTT Kargo bölümü çalışanları 10 Eylül Çarşamba günü direnişe-iş bırakma eylemine başladı.

Çarşamba günü Kâğıthane, Bahçelievler, Sultangazi, Beylikdüzü, Başakşehir ve Topkapı kargo bölümleri iş bıraktı. Perşembe iş bırakma eylemine devam edildi. İş bırakma eylemi Perşembe günü öğlen saatlerine kadar sürdü. Perşembe günü PTT taşeron firmasının çalışanların maaşlarının tamamını yatırması üzerine direnişe son verilerek Cuma günü işbaşı yapıldı.

Anadolu yakasında ise 11 Eylül Perşembe günü Maltepe, Kartal, Ataşehir, Pendik ve Tuzla bölgelerindeki PTT dağıtım ve kargo bölümlerinde taşeronda çalışan üyelerimiz ve çalışanlar iş bıraktı. Buralarda da işbaşı yapmayarak işyerlerinin önünde bekleyen çalışanlar maaşları yatırılıncaya kadar işbaşı yapmayacaklarını belirtiler. Perşembe günü taşeron ASGÜN firması çalışanların bir kısmının maaşlarını yatırdı. Maaşları yatırılmayanların ise iş bırakma eylemi Cuma günü de devam etti. Cuma günü öğleden sonra ücretlerin yatması ile birlikte eyleme son verildi.

Bu eylemler sonucunda artık geçmiş yıllara göre daha düzenli ödemeler yapılmaya başlansa da tamamen ortadan kalkmamıştır.

Bu nedenle ödemelerin geciktiği aylarda taşeron çalışanlarının, sendikamızın ve bölgelerde var olan üyelerimizin öncülüğünde üretimden gelen güçlerini kullanarak bu sorunları çözülüyor.

Türkiye genelinde tüm bölgelerde PTT taşeronlarında çalışan işçi kardeşlerimiz sendikamızda örgütlenmekte, haksızlığa, adaletsizliğe, ücretlerin geç ödenmesine, karşı mücadele etmektedir. Ücretsiz Paso hakkı başta olmak üzere yasal hakları için mücadele vermektedir.

Beklenen torba yasada taşeron işçiler için herhangi bir iyileştirme de olmamıştır. Bu nedenle tüm PTT kargo-dağıtım işyerlerinde taşeronda çalışan işçileri örgütlenmeye ve sendikamıza üye olmaya davet ediyoruz.

PTT’de Taşeron Cehennemine Karşı Nakliyat-İş’te Örgütlenelim, Üye Olalım.

Ekmeğimize, Geleceğimize, Sahip Çıkalım, Nakliyat-İş’e Üye Olalım. 13.09.2014

Yaşasın PTT Kargo Direnişimiz!

Taşeron Cehennemine Hayır!

İşçiyiz Haklıyız Kazanacağız!

Nakliyat-İş Sendikası Genel Merkezi

DİSK/Nakliyat-İş Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu Uluslararası Taşımacılık İşçileri Sendikası Enternasyonali (TUI)’nin Genel Başkanlığına seçildi

Dünya Sendikalar Federasyonu (DSF) Uluslararası Taşımacılık İşçileri Sendikası Enternasyonali’nin (TUI) 13. Genel Kurulu Şili Santiago’da yapıldı.

Dünya genelinde 90 milyon üyesi bulunan Dünya Sendikalar Federasyonu DSF 1945 yılında kurulmuştur. Ücretli kölelik düzenine, sömürüye karşı işçi sınıfı sendikacılığının mücadelesini vermektedir.

TUI,  DSF’ye bağlı Taşımacılık İşçileri Sendikaları Enternasyonalidir. Dünya genelinde onlarca ülkeden milyonlarca üyesi vardır. Latin Amerika ülkelerinden, Hindistan’a Avrupa, Ortadoğu, Afrika’ya Asya’ya kadar sendikamız da DSF ve TUI’nin üyesidir.

  1. Uluslararası Taşımacılık İşçileri Kongresinde yapılan seçimlerde Genel Başkanlığa Sendikamız Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu, Genel Sekreterliğe ise Şili CONUTT (Ulusal Ulaştırma ve Müttefik İşçileri Birleşik Konfederasyonu) işçi sendikasından Ricardo Maldonado seçilmiştir.
  2. Kongrede antiemperyalist mücadele, işsizliğe, yoksulluğa, güvencesiz, kuralsız, taşeron cehenneminde, kölelik koşullarında çalıştırmaya karşı işçi sağlığı, iş güvenliği, insanca yaşayabilecek ücret ve çalışma koşullarına yönelik eylem kararları alınmıştır.

Ayrıca Santiago’da Kongre Delegeleri ve binlerce kişinin katıldığı antiemperyalist, antifaşist miting yapılmıştır. 11.09.2014

DİSK/Nakliyat-İş Sendikası Genel Merkezi

HKP, yolsuzluklara karşı mücadelesiyle Tayyipgiller’in ve Bilal Erdoğan’ın kamuyu zarar ettirmesinin kısmen de olsa önlenmesini sağladı

17 Aralık operasyonun ardından, Konya’da Yazır Mahallesi’ne 200 kişilik yurt açan Tayyipgiller ailesinin vurgun vakfı TÜRGEV’in, yurt binasını Kredi ve Yurtlar Kurumundan bedelsiz bir şekilde aldığı ortaya çıkmıştı.  Konya’da bir buçuk yıl önce açılan TÜRGEV Yüksek Öğretim Kız Öğrenci Yurdu’nun binasının, Konya İl Genel Meclisi tarafından 6 Haziran 2013 tarihinde alınan kararla TÜRGEV’e 29 yıllığına bedelsiz olarak verildiği Partimiz tarafından öğrenilmişti.

İl Genel Meclisi’nin 6 Haziran 2013’te gerçekleşen oturumunda TÜRGEV’e tahsis edilmesi kararında şu ifadeler yer almıştı:

“Selçuklu İlçesi Yazır Mahallesi 21801 ada 7 parselde bulunan arsa üzerine Konya İl Özel İdaresi tarafından yaptırılan 200 kişilik öğrenci yurdu binasının Türkiye Gençlik ve Eğitim Hizmet Vakfı’na yakıt, elektrik, su, bakım ve onarım ve diğer ortak giderlerin kendilerince karşılanmak şartı ile 29 yıllığına bedelsiz tahsis edilmesi, tahsis edilmesine ilişkin olarak da 6360 sayılı kanunun geçici 1.maddesinin 4. fıkrası hükümleri gereğince ilgili makamlardan gerekli onayın alınması hususlarına karar verildi.”

Üstelik peşkeş çekilen bu yurt binası, Kon­ya­’da, köy­ler­den ge­le­cek or­ta öğ­re­tim öğ­ren­ci­le­ri­nin ba­rı­na­bil­me­si için Kon­ya Va­li­li­ği İl İda­re­si ta­ra­fın­dan in­şa et­ti­ril­mişti. Yani yoksul çocuklar için planlanan bir olanak ortadan kaldırılmış oluyordu anılan peşkeşle birlikte.

İşte bu nedenlerle, kamunun zararını önlemeyi ve yoksul çocukların hakkını aramayı görev kabul eden partimiz, anılan peşkeşle ilgili Recep Tayyip Erdoğan, Bilal Erdoğan, Konya Valisi (İl Özel İdaresi Başkanı Sıfatıyla), Konya Özel İdaresi İl Genel Meclisi üyeleri ve Kredi Yurtlar Kurumu Yöneticileri hakkında, “Görevi kötüye kullanma” (TCK.257/1,2), “görevinden kaynaklı kişi ve kurum kayırma” (ayırımcılık- TCK.122/1-a), “bilerek ve isteyerek kamu zararına sebep olmak” (İrtikap- TCK. 250/1) suçlarından suç duyurusunda bulunmuştu.

Bu suç duyurusuyla başlayan bir dizi işlem ve işlemlerin idareye yansıması sonucunda,  Konya Valiliği’nden, Partimiz Konya İl Başkanı ve Genel Başkan Yardımcımız Av. Orhan ÖZER’e hitaben gelen yazının bir kısmı şöyledir:

“gelinen süreçte…, İl Özel İdaresi tarafından yaptırılan 200 kişilik öğrenci yurdu binasının…, Konya Büyükşehir Belediyesi’ne devredilmesi ve Yurt binası ile ilgili her türlü tasarruf ve yetkinin Büyükşehir Belediyesine geçmesi nedeniyle…, gereğinin yapılması yetkili merci olan Konya Büyükşehir Belediyesinden istenmiştir… “BEDELSİZ TAHSİS” KONULU İÇİŞLERİ BAKANLIĞI GÖRÜŞÜ DOĞRULTUSUNDA YENİDEN DEĞERLENDİRİLMİŞ VE GEREKLİ YASAL İŞLEMLERE BAŞLANMIŞTIR.” (Ek-1)

Konya valiliğinin tarafımıza gönderdiği yazısına ek yaptığı Konya Büyükşehir Belediyesi yazısında ise belediye “İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nün yazısı ile Bakanlık Hukuk Müşavirliğinin görüşü dikkate alınarak TAHSİS İŞLEMİNİN belediyemiz tarafından yeniden değerlendirilmesi istenilmiştir…, Mülkiyeti İl Özel İdaresi’ne ait iken Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfına (TÜRGEV) tahsis edilen, 6360 sayılı yasa ile belediyemize devredilen öğrenci yurdu binası ile ilgili gerekli fiyat araştırması yapılarak, yer teslim tarihi olan 19.09.2013 tarihinden itibaren…, 5.000 TL (Beşbin) ECR-İ MİSİL BEDELİ ALINMASINA KARAR VERİLMİŞ VE KONUYLA İLGİLİ GEREKLİ YASAL ÇALIŞMALAR BAŞLATILMIŞTIR.”(Ek-2)

İşte tüm bu gelişmeler, Partimizin hukuk mücadelesiyle sağlanmıştır. Dolayısıyla Tayyipgiller ailesine ait TÜRGEV’in, kamunun malını karşılıksız kullanması ve bu yolla oluşan kamu zararı bir nebze engellenmiştir. Yurt binasının gerçek aylık kira bedelinin 5.000 TL’den daha fazla olacağı açıktır. Bu belirlenen rakama belediye nezdinde ayrıca itiraz edeceğiz. Ancak zararın bu kadarı olsun engellenebilmiş, kamunun menfaati bu miktar itibariyle kurtarılabilmiştir.

Elbette geriye dönük ve bundan sonrası için “ecr-i misil” alınması kararı, karşılıksız kullandırma (peşkeş) olgusunun da hukuken teyit ve ikrarı (itirafı) niteliğindedir. Demek ki, bu karar verilmeden önce yapılan “bedelsiz tahsis” olayı usulsüzdür, suçtur. Bedelsiz tahsisten dönülmesi, bu kararı verenler ve aldıranların, kamu malını peşkeş çekenlerin ve yeyim edenlerin bu suç eylemlerini ortadan kaldırmaz. Mali kayıptan bir nebze dönülmüştür, ancak (ve bu dönme kararıyla birlikte) eylem sabittir. En fazla “etkin pişmanlıktan” faydalanabilirler, bu suçun peşkeşçi failleri.

Her şeye rağmen, Partimizin bu hukuksal başarısını sevinçle karşılayarak, kamuoyu ile paylaşırız. Tayyipgiller’in yolsuzluklarına, hukuksuzluklarına karşı etkin mücadele etme kararlılığımız sürecektir, hangi makama çıkarlarsa çıksınlar… 11.09.2014

Halkın Kurtuluş Partisi Genel Merkezi

To Tumblr, Love Pixel Union