Now Playing Tracks

CarrefourSA İşçileri hakları, ekmekleri, onurları için direniyor

Ümraniye CarrefourSA İşçileri, işyerlerine gittiklerinde işyerinin kapalı olması nedeniyle işbaşı yapamamışlardı. İşçilere işyerinin kapanması ile ilgili yasal olarak yapılması gereken herhangi bir bildirim yapılmamış ve yasal tazminat hakları ödenmemiştir.

İşçiler ve aileleri bu durumu  protesto etmek ve yasal haklarını almak için  CarrefourSa İçerenköy/Kozyatağı önünde 1 saatlik oturma eyleminin ardından basın açıklaması yaptılar.

İşçiler 26 Temmuz Cumartesi günü saat 11:00’da İçerenköy/Kozyatağı CarrefourSA önünde toplandılar. İşçileri özel güvenlik elemanları ve polis karşıladı. İşçiler, CarrefourSA yetkilileri ile görüşmek istediklerini dile getirdiler. Yetkili hiç kimsenin olmadığı yanıtını alan işçiler oturma eylemini başlattılar.

DİSK Nakliyat-İş Sendikası’nın destek verdiği eylemde “Ekmeğimizi, Haklarımız,Onurumuz için Mücadele Ediyoruz, Kazanacağız! Ümraniye CarrefourSA İşçileri” ozaliti ve “İşçiyiz Haklıyız Kazanacağız”“CarrefourSa İşçisiyiz Kazanacağız, Tazminat Hakkımız Gasp edilemez” dövizleri açıldı.

Eylemde “Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam”, “Direne Direne Kazanacağız”, “İşçiyiz Haklıyzı Kazanacağız”sloganları atıldı.

Eylemde DİSK/Nakliyat İş Sendikası Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu bir konuşma yaptı.

Küçükosmanoğlu konuşmasında, işçilerin yıllardır CarrefourSA’da çalıştığını ifade ederek, “Carrefoursa’yı CarrefourSA yapan, alınteri ile gece gündüz demeden çalışan, ayakta tutan arkadaşlarımız yıllardan beri düşük ücretle çalıştıkları yetmiyormuş gibi mağaza kapandıktan sonra hiçbir hakları ödenmeden kapı dışarı edilmek istenmektedir”, dedi.

CarrefourSA yönetiminin yasal olarak hangi gerekçeyle işçilere işbaşı yaptırmadığını ve farklı mağazalara gönderdiğini yazılı olarak bildirmek zorunda olduğunu vurguladı.

Küçükosmanoğlu, CarrefourSA yönetiminin işçileri ne olduğu belirsiz bir belgeye imza atmaya zorlandığını ifade etti. İmza atmayan işçilerin tehdit edildiğini ve başka mağazalara sürüleceğini belirtti. İmza atmayı kabul eden  işçilerin olduğunu ancak gönderildikleri mağazaya gittiklerinde “yanlışlık olmuş, bizde açık yok” denilerek işe alınmadıklarını belirtti. İşçilerin hakları üzerinde oyun oynandığını belirten Küçükosmanoğlu, “Yağma yok burası dağ başı değil, buna izin verilemez”,dedi.

Küçükosmanoğlu, CarrefourSA’da Türk-İş’e bağlı Tez Koop-İş Sendikası’nın örgütlü olduğunu belirterek “bu işin bu noktaya gelmesinin bir nedeni de TÜRK-İŞ’e bağlı Tez Koop-İş Sendikası’dır. Tez Koop-İş Sendikası’nın yaptığı sarı sendikacılıktır.  Ama işçiler sahipsiz değildir. CarrefourSA İşçileri  haklarını alana dek yanlarında olacağız”, dedi.

CarrefourSa İşçileri yaptıkları bu eylemle  mücadelenin ilk adımını atıldığını  haklarının verilmemesi durumunda bayram sonrası CarrefourSa’nın tüm mağazalarının eylem alanına çevireceklerini belirtiler. İşçiler Sloganlarla  eyleme son verdiler.

Biz de Kurtuluş Partililer olarak yerli-yabancı Parababalarının zulmüne karşı direnişe geçen CarrefourSA İşçilerini yalnız bırakmadık. Bundan sonraki tüm eylemlerinde de bu haklı mücadeleyi yürüten CarrefourSA İşçilerini yalnız bırakmayacağız. 27.07.2014

İstanbul’dan

Kurtuluş Partili İşçiler

Hikmet Kıvılcımlı - Hükümet - Ordu - Sınıf

Sosyalist - 23 Mart 1971

         “Kuvvetli hükümet”+”inandırıcı hükümet"… Türkiye  silâhlı kuvvetlerinin "dört sınıfı" tepede bu kararı aldı. 

         1- Devlet ve Yürütme Gücü 

         “Hükümet" nedir? devlet'in bir parçasıdır. 
         “Devlet" genel olarak yalın tanımı ile egemen sınıf elinde silâhlı adamlar ve cezaevleri örgütüdür. Ama, gittikçe karmaşalaşan modern toplumda, o yalınkat devlet örgütü, başlıca üç bölümü ayrılır:1- Yürütme, 2- Yasama, 3- Yargılama… 
         Bu üç bölümden yalnız yasama (kanun yapıcı meclisler) hiç değilse demokrasice silâhlı adamlarsız iş görür. Yargılama bölümü (mahkemeler) daha çok cezaevleri açısından silâhlıadamların yalnız polis ve jandarma kollarını kullanır. Yürütme bölümü, akardilce hükümet adını alır. Hükümet: Sivil asker bütün silâhlı güçleri kullanır. Polis de, jandarma da ordu diye kısaltılabilecek olan (Kara-Deniz-Hava) silâhlı kuvvetleri de hükümetin emrinde bulunur. 
         Klâsik hükümet bu olmakla birlikte, onun ister istemez:1- sivil idare mekanizması, bir de 2- Asker savunma mekanizması vardır. Sivil idare adamları silâhsız sayılabilirler. Polisin cop, tabanca vb. aygıtları, modern savaş tekniği yanında oyuncak bile olamaz. Olsa olsa, çakısı bulunmıyan silâhsızlandırılmış halka karşı bir korkuluk olur. Onu bir yana bırakırsak, silâhlılar yalnızaskerlerdir
     
        2- Ordu ve Hükümet 

        Böylece devlet bütününün en dişe dokunur bölümü olan yürütme mekanizması, kendiliğinden bir: Silâhsız buyurucu durumda olan hükümet, bir de: Silâhlı yerine getirici duıumunda olan ordu olmak üzere iki ayrı mekanizmada toplanır. 
         Bu ayrılık tarihin belirli çağlarında zaman zaman birbirine karşıt olmuşlardır. Toplumun az çok oturaklı normal gidiş günlerinde devlet içinde hükümet avadanlığı ordu üzerine buyurmuştur. Toplumun düzen yıkılışı günlerinde iş tersine döner: Ordu bütün öteki devlet bölümlerine ve bu arada hükümete ağır basar. Roma’nın ve kapitaliznıin yıkılış günlerinde ikide bir gizli ya da açık generaller kargaşalığı zortlar durur. 
     
       3- Türkiye’de Çifte Hükümet (Diyarşi) 

       Bu alanda Türkiye’nin büsbütün özel bir karakteristiği göze batar. Osmanlı devleti çimçiy silâhlı adamlarca kuruldu. Orada hükümet ve ordu ister istemez o silâhlı adamların tekelinde kaldı. Silâhsız “başı bozuk”un hükümette işi ne olabilirdi? Bu gerçekçi gerekçeyle hükümet demek, ordu demek oldu. O tutum, Batı kapitalizminden taklit devletçilik ve sözde kanun aktarlarıyla “çağdaşlaştırılmak" istenildi. Tutmadı. Devletde, hükümette ya padişah’ın (ordu başbuğunun), yahut paşanın (ordu komutanının) babasından miras kalmış malı bilindi. 
       Doğrusu da, elinde silâh bulunmayan adamların, eli silâhlılara buyurması denli komik burjuvaca güçler dengesi olamazdı. Tetiği benim parmağım çekecek, buyuruyu karşımdaki silâhsız başıbozuk verecek. Niye? Bizim silâhlı kuvvetlerimiz: Burjuva “çağdaş uygarlık düzeyi" adına öyle gerekse de, bu işi hiç bir zaman ciddiye almadılar. Hem niçin alsınlar? Batı kapitalizminin kara kaplı kitabı öyle yazarmış. "Tefrıyk’ı Kuvâ: Güçleri ayırdetme" kuralı kutsalmış. Bize ne? "Biz bize benzeriz!
     
       4- Meşrutiyet’te Paşalık 

       150-200 yıldır Türkiye’nin seçkin politika oyunu, hep hükümet denilen “sefil” sivillerle, ordu denilen silâhlı askerler arasında sürüp giden bir “Ali-cengiz oyunu" olmaktan çıkamadı. Osmanlı, onun kolayını bulmuştı. Sivile de, askere de: "Paşa" derdi. En son "çağdaş uygarlık" komedisi "meşrutiyet" (anayasacıllık devriminde: Elde silâh dağa çıkan asker Enver de paşaoldu, çakı kullanmayı bilmiyen posta memurcuğu “İttihat ve Terakki" lideri Talât da paşa oldu. Bu trükle: Hükümet hep paşaların (askerlerin) elindeymiş gibi geldi hükümetle ordu lâfca olsun ayrılığa gayrılığa uğratılmadı. 
        Cumhuriyet bu geleneği kaldırdı mı? Ne gezer. Ölünceye dek değişmeksizin cumhurbaşkanı: Mustafa Kemal Paşa idi. Atatürk diye silindir şapka ve redingot giydirilişine ne bakarsınız?…Hükümet başbakanı (eğer 2. Emperyalist Evren Savaşı yerli Finans-Kapitalle uluslararası Finans-Kapitali sarmaş dolaş kuzu sarması edip “kayıtsız şartsız hakimiyet” direnişine sokmasaydı) İsmet Paşa, evel ezel “değişmez şef” kalacaktı.”İnönü” soyadı bile, askerin zaferi ve paşalığı kazandığı bir savaştan gelmedi mi? 
     
       5- Çok partililikte İki Tekerleniş Onyılı 

       Şu “çağdaş batıcı uygarlık"ın uydurduğu sivil hükümet "bid’at"i Bayar’lar, Menderes’ler mi? Hele "değişmez şef”’ İ. İ. Paşa: “gayrı ben değiştim" deyip, karakol karakol "yurdu" dolaşarak, o başıbozukları parmakla göstermeseydi de, göreydik bakalım Bayar’lar ve Menderes’ler "devlet-hükümet" başkanı olabilirler miydi… Olduktan sonra bile, ordu o "sefil-sivil"lere kaç yıl dişini sıkıp dayanabildi? Başıbozuk devlet-hükümet adamları Paşa'nın başına taş yağdırttıkları güne dek iktidarda tünetilip zeybek havasına kaldırtıldılar? Sonra? Yassıada ve sehpa! 
        Derdimend Isparta kasabası tefeci-bezirgânının oğlu Amerikan U.S. şirketinden diplomalı “Süleyman bacanak”: Gümüşpala Paşa’nın Adalet Partisi’ne sığınmasa, hükümet başbakanlığı gibi bir “paşa-katı"na zor sivrilivereceğini çabuk unuttu. İ. İ. Paşa "kuyudan adam çıkarma" sevdası ile, ikide bir koltuğuna girmese, hükümet sivrisinde kaç dakika tutunabileceğini de düşünmez oldu. Üstelik "sandıktan çıktım" diye: faşizmle bolvizmi karmalamaya kalkıştı. Menderes’in başına Moskova’ya gitmek ve Kruşçof’u Ankara’ya çağırmak işlerinin ne çorap ördüğüne de bakmadı.Kosigin’le mektuplaşmak küstahlığını gösterir mi? İşte böyle, o mektuplaşmanın yazıları TRT’de okunurken bir “muhtıra"yla, AP iktidarinın "musalla taşına" yatırılnıış cenazesinin hoparlörlü Meclis nıinaresinden "Essalât’ü Vesselâm"ı okunur. 
     
       6- Batıda ve Bizde Burjuvazi ve Hükümet 

       Biz Türkiye’nin Türkleri epey gerçekçi insanlarızdır. Silâh benim elimde olacak başkası hükümet sürecek. (alafrangalığa aklımız ermez. Dünyada da öylesi gösteriler, adam kandırmak içinparlâmentarizm-palavramantarizm diye öne sürülür durur. Her yerde, har zaman silâh kimdeyse, devlettehükümette ondadır.  Neden yalan söylensin? Şundan Batı toplumunda dokunulmaz vatan sınırını ciddiye alarak milleti ve orduyu ”nâmerde muhtaç"etmeyen dişli bir işveren sınıfı iktidara bıçağı hakkına gelmiştir. O nedenle burjuva ordusu efendisini, sahibini tanır. Bizde öyle mi? 
        Osmanlı Devletini kuran: “Dört yüz arslandan bu vatan kaldı bize yâdigar" maaşlı ordudur, yıkan da ordudur. Şimdi cumhuriyeti kurdu ise, günaha mı girdi ordu? Anadolu burjuvazisine kalsa: Erzurum'da bir devlet, Sıvas'ta bir devlet Adana'da bir devlet, Trakya'da bir devlet, ve ilh. ve ilh. biçimleri ile son kalan bir avuç vatanı kuşa çevirecekti. Yerli-milli burjuvazi öylesine cılız, pısırık, kişiliksiz, şerefsizdi. Ordu, onun kulaklarını çeke çeke adam olmasına, vatana, millete gelmesine yardım etti. Elbet onun tepesine ordu tüneyecekti. 
        Sonraki olan bitenler ortada. Türkiye’nin tüm sanayiini, madenlerini, ticaretini, bankasını, sermayesini elinde tutan biricik Finans-Kapital tekeline baş maya: “paşa"nın "para" cıklarıdır. Paşa gitti. Ordu kaldı. Yabancı sermaye ile göbekbağlı yerli Finans-Kapital döküntüleri, daha doğuşlarından, vatan, millet nedir bilmeyen kozmopolit bir oligarşi (azınlık egemenliği) veplütokrasi (zenginler saltanatı) “hâin ve hâif“‘leridirler. Hem Türkiye’yi Amerikan mandası yaparak “ihanet" ederler, hem de ölesiye "hâif: korkak”, şerefsiz burjuvalardırlar. 
     
        7- Bizde Ordunun Şahbazlığı 

        Geniş tabanı ve sağlam gövdesi halk çocuklarıyla dolu olan ordu bu hem hâin hem korkak İşveren sınıfını nasıl “adam yerine kor”? Tek parti çağında: Mustafa Kemal Paşa’nın “ebedi şef"liği, İsmet Paşa’nın "değişmez şef"liği gibi; çok parti çağında DP için İnönü ve Çakmak Paşa’ların, AP için gene İnönü ve Pala Paşa'ların tükenmez sağdıçlıkları ve cayılamaz koltukaltları, yalnız ve ancak Türkiye’deki işveren sınıfı’nın olumsuz niteliklerine bağlanabilir. 
       Türkiye’de (Finans-Kapital+Tefeci-Bezirgân) iktidarlarının 1950-1960 birinci onyılı sonunda patlak veren 27 Mayıs olayı ve 1960-1971 ikinci onyılın sonunda patlak veren 12 Mart olayı ancak bu sosyal sınıf karakteristiğinin kaçınılmaz ve önüne geçilmez normal doğal ürünüdür. Buna şaşacak olanın yalnız aklına şaşılır. Bu gidişte Batı kapitalizminin iki yüzlülüğü esneklik gibi gösteriliyor. Batıcı iktidar kurallarını Türkiye’de boşuna tabulaştırmak isteyen özenti politikacılar, gitsinler, kendilerini Eyüp Sultan’da “Pabucu büyüğe" okutsunlar. Bizde bu böyle gelmiş böyle gidecektir. 
     
        8- Paşa - Kişilerin Sınıf Rolleri 

        Ya kimi paşaların o akıntıya kürek çekişleri, ne anlam taşır? 
        Örneğin İ. İ. Paşa: (Finans-Kapitalist beyleri ve Tefeci-Bezirgân hacıağaları olmak şartıyla) kişileri “kuyunun dibinden” çıkardiğı gibi, “demokrasi" adını verdiği şeyi de ikide birkuyudan çıkarmak için uğraşıyor. "Bir gün bir asır kadar uzun" geliyor kendisine. O yüzden, üç günde tam üç birbirini çürüten"tez" ortaya atıyor. Paşaya göre, bu günden yarına yüz yıl geçtiği için, bir gün önce söylediğini ertesi gün herkesin unuttuğuna inanarak, rahatlıkla tersyüz olmak olağandır. 
        Bu kerte dengesiz oynaklık neden keramet sayılıyor? Çünkü, İşveren sınıfının sıfır numara kişiliksizliğinden çıkan sosyal boşluk, o sınıftan gelmeyen paşaların abartmalı kişilikleriyle 
     doldurulmak gerekiyor… Kişiler nasıl oluyor da, içinden çıkmadıklan sınıfların boşluğunu doldurabiliyorlar? Çünkü sonradan gelme ve yapma da olsalar, o kişiler, zamanla artık işveren sınıfı ile bütünleşiyorlar. Milli mücadeleye girmeden üç beş dönüm toprağa özenen İ. İ. Paşa’nın bugün “yüz milyonları" tefe konuluyor. Demek bizde bürokrat burjuvazi, Batıdaki girişkin sanayici burjuvazinin yerini tutabiliyor. 
       Bu yüzden en çarıksız halk çocuğıı tepeye tünedi mi içinden çıktığı kabuğu tekmeleyebiliyor. 

Hikmet Kıvılcımlı - İt Ürüyor! Demek: Kervan Yürüyor

Sosyalist - 16 Mart 1971

         “İstanbul’un Şişli (Parababaları) semtinde, sahte "Dev-Genç" imzalı, bir lumpen(paçavra) kağıt yayılmış. Onu "Sosyalist"te olduğu gibi yayınlamak en kestirmesi olurdu. Çünkü fahri CİA ajanlarının (“Fahri” diyoruz; Böylesine zekası kıtlara CİA’nın da pek metelik vermediğini sanırız) ne denli çaresizlik içinde, kıvrandıklarını o paçavradan iyi hiçbir şey belgeliyemezdi. Ancak Sosyalist’in ideolojik yapısına girmeyen sarhoş kusuntularıyla yer kaplamaya ve okurun gözünü kirletmeye hakkımız yoktu. 
         “Devrimci gençlik örgütünün temiz adını kötüye kullananların sahtekarlıklarını yakalayıp yargılamak, gerçek Dev-Genç yiğitlerinin bilecekleri iştir. 
         “Biz yalnız ahmakları manyaklıklarıyla yarışan kalpazanların- düşünce, karakter, taktik züğürtlükleri bir yana - 30 yıllık provakasyon temcit plavından kendileri çapında “kahramanlar” kotarma girişimlerine 30 yıldan beri ilk ve son kez değmekle yetindìk.” 
         6.3.1971 günü, Ankara Hukuk’un büyük anfisinde binlerce genci ilgilendiren Sosyalist düşünce ve davranış incelemelerine karşı hangi alaturka "Hayatî" çelmeciklerin takılmak istendiği gülümsenerek görüldü. İki gün sonra, 8.3.1971 günü, "Büyük Derleniş" akımını önlemek içın, maskeli Finans - Kapital ajanlarınca, Şişli Postahanesi damgalı, sahte "Dev-Genç" imzalı bir de"bildiri" postalanmış. (*
         "Bildiride" de “Finans-Kapital deyimini Genelev ağzıyla "çürütmek" (Finans-Kapitali hedef olmaktan çıkarmak) için, genç başlar düşünce ve davranış yerine apış arasına sokulmak istenmiş… Herşeyden önce, namuslu yiğitliklerini tanıdığımız: "Devrimci Gençlik Federasyonu" arkadaşlarımızı, üzerlerine sıçratılmak istenen CİA metotlu çamurlardan tenzih ederiz. 
         Anlaşılan, başka tutamağı kalmamış olan Bâbil artığı provokasyon: "Türkiye’deki Devrimci mücadelenin ilk militanlarından olan Mustafa Suphi ile Şefik Hüsnü’nün" yanına yeni"yıldız"lar icat etmek görevini almış. 
         "Geçenlerde toprağa verdiğimiz 78 yaşındaki işçi arkadaşımız Râgıp Ervardar’a ait acı bir anı" ile, bir ölmüşün mezarinı örseliyerek, pornografiyi bildiri biçiminde"ideoloji"leştirmiye çalışıyor. Türkiye Sosyalizminde taşı taş üstünde bırakmamak istiyen CİA’nın bu tip oyununa bilerek yahut bilmiyerek âlet edilmiş gerçekten saf kişiler varsa, onlara (çünkü ötekileri 50 yıldır elimizden geçirmişiz) sahtekârlığın kertesini belirtecek bir kaç gerçeği istemiyerek ve iğrenerek anmakla yetineceğiz. 
         1- "1925 yılı" ele alınmış. O yıl Türkiye Sosyalizmi için ne "Râgıp Usta", ne "Râgıp" adında hiçbir kişi yoktur. 
         2 - "1925 yılı" Dr. Hikmet Kıvılcımlı Ankara İstiklâl Mahkemesindedir. Ve hiç bir zaman, ne "Diyarbakır Hapishanesinde", ne başka hiç bir yerde, hiç bir kimseyle "aynı hücreye düşmüş" değildir. 
         3 - Gerek Râgıp’ın ve Şükrü’nün kendilerinin, gerekse bir çok arkadaşlarının polis ifadelerinde Şükrü’yü yetiştirip harekete sokanın Râgıp olduğu boyuna söylenmesine rağmen Râgıp beraet ettirilmiştir. Harekete bir tertiple sokulan Şükrü ise, aynı dâvânın baş provokatörü bulunmasına rağmen, - bilinen nedenlerle, - hafif bir cezadan "yoksun" bırakılmamıştır. 
         (*) İğrenç bir provakasyon belgesi olan bildirinin altındaki Dev-Genç sahte mühüründe kuruluş tarihi olarak 1967 rakkamı okunmaktadır. Oysa biliyoruz ki, Dev-Genç’in ilk biçimi olan FKF 1965’te kurulmuştur. Örgütün adı daha sonra 1969 Kurultayında Devrimci Gençlik Federasyonu şeklinde değiştirilmiştir. CİA-MİT kombinezonu sahte mühürü kazıtırken doğrusu büyük açık vermişler. 
         4 - Tahkikat sonunda anlaşılmıştır ki, bir avorton bozuntusu olan iğrenç Şükrü türktür, Râgıb’ın yüzüne bakılmaz denilen karısı yahudidir. Bu iki insan (Şükrü ile Kadın) arasında en ufak akrabalık yoktur. Şükrü, Râgıb’ın "Kain biraderi" değil, "çırağım" diye tanıttığı, arkadaşlarınca "Râgıb’ın metresi" adı verilen ve Müdürüyette öyle kullanılan "Evlâd’ı mânevî"sidir. 
         5 - O türk "Mânevi Evlât", Râgıb’ın evindeki müsevi karısını (analığı yerindeki dişiyi) kaçırdığı için, Râgıp usta Şükrü’yü: "Ölünceye kadar aslâ affetmez" olduğunu önüne gelene sık sık açıklamıştır. 
         6-Aynı "Mânevî Evlât" Şükrü; kısa cezasını bitirir bitirmez. İstanbul gizli polisinde görevli iken gözle görülmüş ve Tan Matbaasını havaya uçuran esrarengiz bitişik handaki hâlâ büyüsü çözülemiyen dinamit deposu ile birlikte patlayıp öbür dünyaya göçmüştür. Bu yüzden, sahte "Dev-Genç" imzalı Bildiri’nin birinci tanığı Şükrü sahneden silinmiştir. 
         7 - Birkaç yıl önce Erdek’te rastladığı Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya inanılmaz hasret gösterileriyle sarmaşmak ve adres verip hastalığına baktırmak istiyen Râgıp’a gelince, o da: "Geçenlerde toprağa verdiğimiz" denildiğine göre, sahte "Dev-Genç" imzalı bildirinin ikinci tanığı Râgıp ta sahneden silinmiştir. 
         8 - Dâvâ’da düştükleri provokasyonları ve dikine karyerizm sapıklıklarını, "Apolet sosyalizmi" uğruna bir, "fetret devrinden" yararlanarak "Komintern"e: Apış arası problemi gibi aktarmak hevesine düşenlere, vaktinde, Şefik Hüsnü aracılığı ile, bir Balkan "kardeş partisinde" geçmiş olaylar ışığında başka kapı gösterilmiştir. 
         Sahte "Dev-Genç" imzalı bildiride: "Örgüt için görev başına" çağıran "devrimci doğru çizgi" "teorisi"nin ulaştığı bu pisi pisine şantaj "aşama"sını kendi U. S. marka kaderiyle başbaşa bırakalım. Burnu alıştığı gerizlerde suçortağı arıyan Şark kurnazlığı, her zaman karda gezip izini "belli" etmediğine inanacak ve böyle yakayı ele verecektir. 
         Belki yanıltıları içi temiz "Devrimci Gençliğin bilmesinde yarar gördüğümüz" bütün belgeler, şu ya da bu servisin tezgâhladığı klâsik uçkur - peşkirli Tefeci - Bezirgân Hacıağa provokasyonlarında değil, 1920 den 1960 yılına dek süregelmiş aralıksız "Komünist tâkibatı" dosyalarında yatmaktadır. Herkesin kim olduğu orada, kendisi unutsa bile, torunlarınca er geç tüm ayrıntılarıyla okunacaktır. 
         Yalnız "Sosyalist"in Başyazarı, gelecek kuşaklara o en içten kopma "vasiyyetini" bu vesileyle bir daha tekrarlar: Aman! Gizli polis ve Adliye arşivlerimizde yatan siyasî "Tahkikat"dosyalarını, her ne bahaneyle olursa olsun, hiç kimsenin yakmasına, yırtmasına göz yummayınız… 
         Çünkü, bizde âdettir. İttihatçı Kompradorlar, Abdülhamid’in gizli dosyalarını, kimseciklere göstermeksizin, Beyazit Meydanında yakıp, günahlarını (jurnalcıklarını) Milletten saklamışlardır. Dün ve bugün, Türkiye ve Dünya politika alanında namus taslayıp göbek atan kimselerin ne olduklarını en tartışılamaz biçimde aydınlatacak som olaylar, hep gizli dosyalarda saklı durur. 
         Sakın, gerçekler yokedilmesin! Bundan provokatörlerin döllerine bir kötüleme düşmez. Her kuşak kendi yaptığından sorumludur. Gerçi sapıkların utanabilecekleri düşünülemez. Zerrece utanma duyguları bulunsa, dün kendilerinden sanıp göklere çıkardıklarına, bugün, (yanlışları yüzlerine vurulunca), şantaj yapamıyacak denli zeki davranırlardı. 
         Yüzyıl sonra da olsa, provokatörlerin çârmıha gerilmeleri, insanlığın trajedisini aydınlatmıya ve değiştirmeye yarıyacaktır. Bunu bilmek ve hazırlamak, arkadaşlık ve kardeşlik duygusunu şimdiden daha güçlülendirecektir. 
         Bu çamura değmek değer miydi? Lenin’ce "miras"ı benimsenen Çernişevski’nin dediği gibi: "Politika, Nevski (Moskovanın en büyük ve temiz) caddesi değildir. Ayağını çamurdan sakınan siyaset yoluna hiç girmesin." Bunu bilerek girdiğimiz yolun batağından bir an korkmadık. Toplum çamursa, elbet içinden çıkmış sosyalistlere de sıçrıyacaktı. Bulaşacak diye, geri dönülemez. Bulaşınca kedi pisliği gibi saklanamazdı. 
         Vurguncu efendi babamızın miras bıraktığı bayramlık iskarpinlerini giyen "sosyalizm" süslü beğcikler değiliz. Ekmeğini taştan çıkarmış kara toprağın kuru öküzü denli halktan insanız. Çamurlaşın çamurlaşabildiğiniz kadar! Züğürt İşçi Köylü çarıklarımız sizi her zaman çiğneyip geçecektir. Hiç şaşmayın. 

DİSK/Nakliyat-İş Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu’ndan Filistin Halkına ve tüm dünya halklarına dayanışma mesajı

image

Sevgili Yoldaşlarım;
Gençliğimden beri Filistin davasını kendi davam gibi gördüm. Terörist devlet İsrail ne zaman Filistin’de masum insanları katletse, kalbimin derinliklerinde her zaman en büyük acıyı duydum ve o kanlı zalimlere karşı büyük bir kin besledim.
Bu günlerde kanlı eller yine Filistin halkının üzerinde. Ve onlar ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri gibi emperyalist ülkelerden destek görüyorlar. Sahilde oyun oynayan çocukları bile katlediyorlar.
Bu soykırıma karşı hiçbir şey olmamış gibi davranmamız imkansızdı. Katliamın başından beri terörist devlet İsrail’in Filistin halkına karşı giriştiği katliamları lanetlemek için tepkilerimizi gösterdik.
Konfederasyonumuz DİSK’in aldığı karar çerçevesinde Türkiye’nin dört bir yanında işyerlerinde İsrail’i lanetleyen bildiriler okuduk.
Bunun dışında Nakliyat-İş Sendikası olarak İstanbul Topkapı’da Türkiye’de ilk ve tek olmak üzere, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarını protesto etmek için 1000 üyemizle iş bıraktık ve bir eylem gerçekleştirdik. O eylemde Gazze’deki katliama karşı kızgınlığımızı haykırdık ve terörist ülke İsrail’in bayrağını yaktık.
Çarşamba günü İstanbul’daki İsrail konsolosluğuna bir yürüyüş gerçekleştirdik ve burada bir basın açıklaması yaptık. Basın açıklamamızda birçok basın kuruluşu vardı ve eylemimizle ilgili haberler birçok internet sitesinde yayınlandı. Öfkemizi göstermenin bir yöntemi olarak, polis tarafından yoğun biçimde korunmakta olan konsolosluk bahçesine ayakkabılarımızı fırlattık ve işçiler burada da İsrail bayrağı yaktılar. Ayrıca Konya’da da terörist İsrail’i lanetlemek için bir eylem gerçekleştirdik.
Sevgili Yoldaşlarım,
Özgür Filistin mücadelesi kazanılana kadar Filistin Halkıyla dayanışmamız sürecek. Acılarınızı paylaşıyoruz ve dayanışmamızı dile getiriyoruz. Sizin mücadeleniz bizim mücadelemizdir.
Yaşasın Özgür Filistin
Gazze’ye Özgürlük!

Ali Rıza Küçükosmanoğlu
DISK/Nakliyat İş Genel Başkanı

HKP, Katil İsrail’i Uluslararası Ceza Mahkemesine şikayet etti

Halkın Kurutuluşu Partisi, İsrail’in Gazze’ye yaptığı operasyonlar ile ilgili Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne İsrail Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ı başta olmak üzere haklarında suç duyurusunda bulundu.

İsrail’in savaş suçu ve soykırım suçu işlediğinin belirtildiği suç duyurusunda, ihaber edilen isimler ise;

1- Shimon PERES (İsrail Cumhurbaşkanı)

2- Benjamin NETANYAHU (İsrail Başbakan’ı)

3- Avigdor LİBERMAN (İsrail Dışişleri Bakanı)

4- Gideon SA’AR (İçişleri Bakanı)

5- Moshe YA’ALON (İsrail Savunma Bakanı)

6- Benny GANTZ (İsrail Genelkurmay Başkanı)

İşte o suç duyurusu:

"Bilindiği üzere 8 Temmuz 2014 tarihinden itibaren bugüne kadar İsrail Devleti’nin Gazze Kentine yönelik saldırıları sonucunda 633 Filistinli ölmüş ve 3752 Filistinli de yaralanmıştır. Ölenlerin çok büyük bölümünü silahsız siviller oluşturmaktadır. Ayrıca ölenlerden en az 154’ünün de çocuk olduğu uluslararası basın kuruluşları tarafından teyit edilmiştir.

İsrail devletinin Gazze’ye yönelik saldırıları sonucunda ölümlerin yanında sağ kalan masum insanların tüm yaşam olanakları da ellerinden alınmıştır. Şehrin tüm altyapısı (su, elektrik, kanalizasyon vb.) bombalarla yok edilirken, 100 binden fazla insan evsiz kalmıştır.

Ayrıca İsrail Devleti, Gazze Kentine yönelik saldırılarında tüm uluslararası sözleşmeleri ve evrensel insan hakları kurallarını hiçe sayan yöntemler uygulamaktadır. Saldırılarda askeri unsurlardan çok sivil hedefler vurulmuştur. Yukarıda değinildiği üzere ölenlerin çoğunluğu kadınlar ve çocuklardır. Bombalanan yerler arasında okullar, ibadethaneler ve hastaneler vardır. Örneğin 21 Temmuz günü Aksa Şehitleri Hastanesi’nin İsrail jetleri tarafından bombalanması sonucunda 5 Filistinli ölmüş ve 70 kişi de yaralanmıştır.(http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2014/07/140721_israil_gazze_hastane.shtml)

ÖLDÜRÜLENLERİN ÇOĞU ÇOCUK VE KADIN

İsrail jetlerinin Gazze sahilinde oynayan yaşları 4 ile 11 arasında olan 4 çocuğu öldürmesi olayı canlı canlı tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir. Bu görüntüler insanlığa karşı işlenen suçların bir simgesi olarak dünya kamuoyunun hafızalarından hiç silinmeyecektir. (http://www.bbc.co.uk/turkce/multimedya/2014/07/140716_vid_israil_dort_cocuk.shtml)

Bunun yanında Filistin Halkına yönelik saldırılarda uluslararası alanda yasaklanmış nitelikteki misket bombasıve fosfor bombası gibi silahlar kullanılmaktadır. Yalnızca bu silahların kullanımı bile doğrudan evrensel insan hakları kurallarının ihlali anlamına geldiği halde açık ve pervasız şekilde İsrail Devleti bu silahları kullanmaktadır.

Tüm bu sivil ölümlerinin, topluca insanların yurtlarından ve evlerinden uzaklaştırılmasının, insanların yaşam olanaklarının ellerinden alınmasının failleri de yukarıda isimleri verilen İsrail Devletinin yöneticileridir. Bu kişiler yönlendirdikleri askeri güçlerle ve yaptıkları açıklamalarla sivillerin ölümlerine neden oldukları için uluslararası savaş suçu işledikleri gibi; bir halkın, Filistin Halkının, topyekûn imhasını hedefledikleri için deSOYKIRIM SUÇU işlemektedirler.

HİÇBİR ÖRGÜT BU İNSANLIK DIŞI YÖNTEMLERİ DURDURAMADI

İsrail Devletinin, 1948 yılından beri yayılmacı bir politika izleyerek Filistin Halkına yönelik nasıl imha, yok etme politikaları izlediği herkes tarafından bilinmektedir. Bugüne kadar hiçbir uluslararası örgüt veya kurum bu insanlık dışı yöntemlerle uygulanan yayılmacılığı durduramamıştır. İsrail Devletinin milletvekili AyeletShaked’in; “Hepsi bizim düşmanımız ve onların kanı bizim elimizde olmalı. Bu öldürülen teröristlerin anneleri için de geçerli. Annelerin oğullarının peşinden gitmeleri adil olur. Ölmeliler ve evleri yıkılmalı ki bir daha terörist yetiştiremesinler” söylemi bu yayılmacılığın ve soykırımcılığın en kısa yoldan ikrarıdır.

Bu acımasız, insanlık dışı saldırıların, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Avrupa Birliği Ülkeleri tarafından uygulanan İsrail’e açık ya da dolaylı destek verme; hele bu son saldırıda açıktan destekleme, teşvik etme politikalarından kaynaklandığı açıktır. Ancak artık insanlığın acısı tüm bu politik ve ekonomik çıkarların önüne geçmelidir. Çünkü Filistinlilerin acısı tüm insanlığın acısıdır.

HUKUKSAL DEĞERLENDİRME:

Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü giriş bölümünde:

“Bu Statü’ye taraf devletler,

Bütün insanların ortak bağlarla birleştiği, ortak bir miras dahilinde kültürlerinin bir araya geldiği ve bu hassas mozaiğin her an dağılabileceğinden endişe duyulduğunun bilincinde olarak,

Bu yüzyıl süresince milyonlarca çocuk, kadın ve erkeğin, insanlık vicdanını derinden etkilemiş, hayal edilemeyen katliamların kurbanı olduğunu akılda tutarak,

Bu tür ağır suçların, dünyadaki barış, güvenlik ve esenliği tehdit ettiğini kabul ederek,

Uluslararası toplumu bir bütün olarak yakından ilgilendiren, en ciddi suçların cezasız kalmaması ve ulusal düzeyde ve uluslararası işbirliğinin güçlendirilmesi suretiyle, bu suçların etkin bir şekilde kovuşturulmasının, güvence altına alınması gerektiğini teyit ederek,

Bu suçların faillerinin, cezasız kalmasına son verme ve böylece bu tür suçları önleme konusunda kararlı olarak,

Uluslararası suçların sorumluları üzerinde yargı yetkisinin kullanılmasının her devletin görevi olduğunu anımsayarak,

Birleşmiş Milletler Şartı Amaç ve İlkeleri ile özellikle tüm devletlerin, herhangi bir devletin toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığına karşı güç veya tehdit kullanmaktan veya Birleşmiş Milletler Amaçlarına uymayan müdahalelerden kaçınmaları gereğini tekrar teyit ederek,

Bu bağlamda Statünün hiçbir maddesinin, hiçbir devlete başka bir devletin içişlerine ya da silahlı çatışmalarına karışma yetkisi vermediğini vurgulayarak,

Şimdiki ve gelecek nesillerin iyiliği için, uluslararası toplumu bir bütün olarak ilgilendiren, en ciddi suçlar üzerinde yargı yetkisi olan, Birleşmiş Milletler Sistemi ile ilişki içinde, bağımsız ve daimi bir Uluslararası Ceza Mahkemesi kurulması konusunda kararlı olarak,

Bu Statü altında kurulacak olan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin, ulusal ceza yargı yetkisinin tamamlayıcısı olduğunu vurgulayarak,

Uluslararası adaletin uygulanacağına ilişkin, sonsuz güveni sağlama konusunda emin olarak,

Aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır” denilmiştir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi bu Statü ile kurulmuştur.

Mahkemenin kuruluşunu düzenleyen Roma Statüsünün 1. Maddesi ise: “Mahkeme, daimi bir kurumdur ve bu Statüde sözü edilen, uluslararası toplumu ilgilendiren en ciddi suçları işleyen kişiler üzerinde, yargı yetkisine sahiptir ve ulusal ceza yargı yetkisini tamamlayıcıdır. Mahkemenin yargı yetkisi ve işlevleri bu Statü hükümleri çerçevesinde belirlenir.” Düzenlemesini içerir.

“Mahkemenin Yargı Yetkisine Giren Suçlar” başlıklı 5. Maddesi ise

“Mahkemenin yargı yetkisi, uluslararası toplumu bir bütün olarak ilgilendiren en ciddi suçlar ile sınırlıdır. Mahkeme, bu Statü’ye uygun olarak, aşağıdaki suçlar hakkında yargı yetkisine sahiptir:

(a) SOYKIRIM SUÇU;

(b) İNSANLIĞA KARŞI SUÇLAR;

(c) SAVAŞ SUÇLARI;

(d) SALDIRI SUÇU.” Şeklindedir.

Buna göre;

1- Soykırım, bir grup insanın tamamını veya bir kısmını yok etmeyi amaçlayan birtakım eylemlerin her biridir, bu yok etme maksadı soykırımı diğer insanlık karşıtı suçlardan ayırır.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü’nün 6. maddesi, 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesinde tanımlanan soykırım suçunu yargılama yetkisini Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne vermiştir. Bu tanımlama uluslararası örf ve adet hukukunun bir parçası olarak kabul edilmiştir, bu nedenle SOYKIRIM SÖZLEŞMESİNİ ONAYLAMIŞ OLSUN OLMASIN, TÜM DEVLETLER İÇİN BAĞLAYICIDIR. Ruanda ve Eski Yugoslavya için kurulan Uluslararası Ceza Mahkemelerinin Statüleri de aynı tanımlamayı kullanmışlar, sözleşmenin ve statünün tarafı olmamalarına rağmen bu ülkeler aleyhine yargılama yapmışlardır. Aynı hukuksal/yargısal yaptırımın İsrail aleyhine işletilmemesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin siyasal yargılama yaptığına ilişkin yaygın inancı pekiştirecek veri olacaktır.

Bir grubun öldürülmesi, üyelerinin ciddi bedensel ruhsal zarara uğratılması ve yaşam koşullarının bilerek zorlaştırılması eylemleri bilinçli ve sistematik şekilde İsrail Devleti tarafından Filistin Halkına yönelik uygulanmaktadır. Sivil - asker, kadın-erkek, büyük-çocuk demeden topyekûn bir halk saldırı altındadır. Filistinli olan herkes İsrail Devletinin hedefi halindedir.

Bu durumda mahkemenizin soruşturmakla görevli olduğu soykırım suçu tüm unsurlarıyla birlikte oluşmuştur.

2- Yukarıda belirtildiği üzere İsrail Devletinin silahlı saldırıları askeri unsurlardan çok sivillerin yaşam alanlarına yönelmektedir. Hastaneler, okullar ve ibadethaneler tüm dünya kamuoyunun gözleri önünde bombalanmakta saldırıya uğramaktadır. Bizlerin uluslararası basından öğrenebildiğimiz kadarıyla en az 5 hastane bu saldırılar sonucunda yıkılmış ve içerisinde sivil insanlar öldürülmüştür. Bu sivil kişiler ayrıca uluslararası özleşmelere göre kullanılması yasak olan silahlar kullanılarak öldürülmüştür.

Roma Statüsünün “savaş suçu” başlıklı 8. Maddesinin 2/a-(ii) bendi:

“Askeri olmayan, yani askeri maksatlı olmayan sivil hedeflere karşı kasten saldırı düzenlenmesi”;

iv bendi: “Tahmin edilen somut ve doğrudan askeri avantajlara kıyasla, aşırı olacak şekilde, sivillerin yaralanmasına veya ölmesine veya sivil nesnelerin zarar görmesine yol açacağı ve geniş çapta, uzun vadeli ve ağır bir biçimde doğal evreye zarar vereceğinin bilincinde olarak saldırı başlatılması”;

v bendi: “Savunmasız veya askeri hedef oluşturmayan kent, köy, yerleşim yeri veya

binaların bombalanması veya bu yerlere herhangi bir araçla saldırılması” suçlarını düzenlemektedir.

Dolayısıyla bu saldırıların ve sonuçlarının Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargılama alanına giren "SAVAŞ SUÇU" ve “SOYKIRIM SUÇU”nitelendirmelerine girdiği açıktır.

SONUÇ OLARAK: MAHKEME İDDİASINI YERİNE GETİRMELİDİR

Yukarıda belirttiğimiz üzere hakkında şikayette bulunduğumuz İsrail Devletinin yöneticileri tarafından Masum Filistin Halkına yönelik Soykırım ve Savaş suçu işlenmektedir. Bir Halkın topyekûn imhası bu kişiler tarafından planlanmakta ve uygulamaya konulmaktadır. Bu nedenlerle insanlığın yaşadığı acıların verdiği deneyimlerle ortaya çıkmış evrensel insan hakları kurallarının uygulanması için bu başvuruyu yapmış bulunuyoruz. Bu suçlar cezasız kaldığında insanlık yeniden aynı acıları yaşamaya devam edecektir.

Eğer mahkemenin “insanlığa karşı suçlar”ın faillerini yargılama iddiası var ise, İsrail Devleti ve failleri hakkında yargılama yaparak bu iddiasını hukuken hayata geçirmek zorunluluğu vardır.”

Mehmet Karaca Yoldaş Ölümsüzdür

Yaşadığı sağlık sorunlarına rağmen yıllarca fedakârca İnsanlığın Kurtuluş Davasına katkı sunmaya çalışan Mehmet Karaca arkadaşımız yakalandığı rahatsızlık sonucu 18 Temmuz 2014 tarihinde bedence aramızdan ayrıldı.

54 yaşında kaybettiğimiz Mehmet Karaca Yoldaş’ımızla işyerinde öncülüğünü yaptığı Direniş ve İşgal sırasında tanışmıştık, 20 yıl önce. Sarı-Gangster Türk Metal Sendikası’nın yetkili olduğu, armatür üretiminin yapıldığı Armatür adlı işyerinde çalışıyordu. İşyerinde yaşanan sorunlar vardı, sendika sahip çıkmıyordu. Bunun üzerine Mehmet Yoldaş’ın girişimleriyle üretim durduruldu, Direnişe geçildi.

İşverenin işçilerle görüşerek sorunu çözeceğini belirtmesine rağmen mesai bitimi eylem, yine Mehmet Yoldaş’ımızın girişimleriyle İşgale dönüştürüldü. İşçiler işyerini terk etmediler. Sarı sendikacıların da işyerine gelmesi talep ediliyordu, anlaşmanın sağlama alınması açısından. Sarı sendikacılar işyerine gelmeye cesaret edemediler. Gün boyu, yandaki Birleşik Metal İş Sendikası’nın yetkili olduğu fabrikada baştemsilci olan arkadaşımız  irtibat kurmuş ve ilgileniyordu. İşveren de eylemin sona ermesi için talepleri kabul ediyor ve çaba harcıyordu.

Gece yarısına doğru direnişçi-işgalci işçilerin çağrısı üzerine, Ali Rıza Başkan, baştemsilci arkadaşımız ve birkaç avukat yoldaşımız işyerine girerek görüşmeler yaptılar. Yapılan görüşmeler sonucu, işveren ve sarı sendikacılara rağmen, işçilerin de onayıyla anlaşmaya varıldı. İşverene karşı olduğu kadar sarı sendikacılara da karşı girişilen eylem başarıyla sonuçlandı.

İşte o gün biz Mehmet Yoldaş’ımızı, o da bizleri, Hareket’imizi tanımıştı. O günden kaybettiğimiz güne kadar Hareket’imizin ve Parti’mizin saflarında, yüreği Parababaları düzenine karşı her zaman öfke dolu, kararlı, inançlı ve fedakar bir şekilde mücadelesini yürüttü.

Tüm İşçi Sınıfının, Parti’mizin ve yakınlarının başı sağ olsun. Anısı mücadelemizde yaşayacak.

Halklara zulmedenlerin kalpleri olamaz

image

Gazze’deki Şifa Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde gönüllü görev yapan 67 yaşındaki Norveçli cerrah Mads Frederick Gilbert, Filistin’de yaşananlarla ilgili yazdığı mektupla sesleniyor Katil Obama’ya:

“Bay Obama – Senin bir kalbin var mı?

“Seni bizimle beraber Şifa’da bir gece geçirmeye davet ediyorum. Sadece bir gece! Belki bir temizlikçi kılığına bürünebilirsin. %100 inanıyorum ki, Şifa’da geçireceğin bir gece tarihin akışını değiştirirdi.

“Kalbi ve gücü olan hiç kimse Şifa’da bir gece geçirdikten sonra Filistin Halkının yaşadığı kıyıma son vermeye gönül vermeden yürüyüp uzaklaşamaz buradan.”

Namuslu, insansever doktor yanılıyor. İnsan soyuna en büyük zararı veren AB-D Emperyalistlerinin başındaki bir yaratıkta kalp olmaz, olamaz. Son 60 yılda dünyada yapılan bütün katliamların sorumlularının, halkların kanını içerek semiren yaratıkların, değil bir gece bin gece de geçirseler hastanelerde, onların zulümleri sona ermez. Çünkü onlar kendilerini halklara çektirdikleri acılarla, yaptıkları zalimliklerle var edebiliyorlar.

Onlar, insanların yürek burkan görüntülerinden acı duymazlar, tam tersine zevk alırlar. İnsanların acıdan çıkardıkları sesler onlar için kulağa hoş gelen seslerdir. Çünkü onlar insanlıktan çıkmış nükleer atıklardır. Bu nükleer atıklar yeryüzünden temizlenmediği sürece insanlık rahat nefes alamayacaktır. Acılar son bulmayacak, gözyaşları dinmeyecektir.

Bu kalpsizliği, bu insanlıktan çıkmışlığı, bu katliamları protesto etmek için Kurtuluş Partisi Ankara İl Örgütü olarak bir kez daha Siyonist İsrail Büyükelçiliği önündeydik. Filistin ve Parti Bayraklarımızla, katliamı teşhir eden dövizlerimizle, sloganlarımızla AB-D Emperyalistlerini, Bekçi Köpeği İsrail’i, el altından bu katliama destek veren ikiyüzlü Tayyipgiller’i protesto ettik.

Ankara İl Başkanı’mız Av. Sait Kıran tarafından okunan basın açıklamamızda, ölümü göze alan Filistin Halkının eninde sonunda zafere ulaşacağı, AB-D Emperyalistlerinin ve Bekçi Köpeği İsrail’in ölümlerin en şerefsizini tattıkları gün Halkların bayram günü olacağı vurgulandı.

Halkların Kurtuluş Mücadelesi büyüyerek devam edecektir. İnsanlık bu hayvanlık konağındaki zalimlikleri daha fazla kaldıramaz. Eninde sonunda isyan bayrağını açacaktır insanlık. Ve bütün bu zalimliklere artık yeter deyip insanlığı sürekli hayvanlık konağında tutmak isteyen zalimlerin zulmüne son verecek, insanlık konağına ulaştıracaktır. Buna inancımız tam. 20.07.2014

Ankara’dan Kurtuluş Partililer

HKP İzmir İl Örgütü Siyonist Canavar İsrail’i protesto etti

Geçtiğimiz günlerde, Siyonist İsrail’in Arap Halklarının kanını emmek için kurulan küçük CIA’sı MOSSAD tarafından tertiplenen, İsrailli üç gencin kaçırılması provokasyonunu bahane ederek Gazze üzerine bombalar yağdırması, çoğunluğu çocuk ve kadınlar olan 500’ün üzerinde masum sivili katletmesi üzerine protesto eylemleri sürüyor.

21 Temmuz Pazartesi günü, HKP İzmir İl Örgütü tarafından Konak YKM Önünde bir protesto eylemi gerçekleştirildi. Eylemde “Siyonist İsrail Filistin’den Defol”, “İsrail ABD’dir”, Emperyalistler Yenilecek Direnen Halklar Kazanacak”, “Kahrolsun ABD-AB Emperyalizmi”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği” sloganları atıldı.

Eylemde basın açıklaması yapan HKP İzmir İl Başkanı Av. Tacettin Çolak açıklamasında ABD ve AB Emperyalistlerinin açıktan İsrail’e destek verdiklerine, bunun açıkça AB-D Emperyalistleri tarafından Bekçi Köpeğine verilmiş “saldır” komutu olduğuna değinerek “bu tutum yıllardır bizim alanlarda haykırdığımız ‘İsrail ABD’dir’ sloganının doğrulanmasıdır.”, dedi.

Tayyip Erdoğan’ın “İsrail’le ilişkilerimiz artık normalleşemez” sözünü de değerlendiren Çolak; “Gerçekten ilişkilerimiz normal değil artık İsrail’le. Askeri ve ekonomik alanlarda ilişkilerimiz normalin üç dört katına çıkıyor. Sadece geçen yıl gerçekleşen ticaret 5 milyar dolar düzeyinde. Gazze’yi bombalayan jetlerin yakıtının dolum yeri Türkiye. Gazze’den fırlatılan roketleri haber eden Türkiye’deki üsler. Tayyip doğru söylüyor ilişkilerimiz normal değil, derken. Ve oğul Burak’ın gemiciği mal taşıyor İsrail’e”, diyerek Tayyipgiller’in halklarımıza karşı, İsrail’e karşı “One Minute”, el altından “al gülüm ver gülüm” şeklinde davrandığını belirtti.

Venezuela ve Şili’nin İsrail’e karşı aldıkları tavrı onurlu seslerin yükselmesi olarak niteleyen Çolak Küba eski devlet başkanı Fidel Castro’nun yaptığı “Yüzsüz Provokasyon” başlıklı makaleye de dikkat çekerek; “İsrail Ordusu’nu Hitler’in ordularına benzetirken, Filistin’in İsrail’e karşı mücadelesini 2. Dünya Savaşı sırasında Sovyetler Birliği Ordusu’nun, Kızıl Ordu’nun, Almanya Nazi Ordularına karşı yaptığı Stalingrad savunmasına benzetiyor. O savunmanın ardından gelmişti zafer. O savunmayla birlikte tattı yenilgiyi Hitler Faşizmi. O savunma sonun başlangıcıydı Hitler Faşizmi için. O savunmanın ardından tanışmıştı Dünya Halklarının üçte biri Sosyalizmle”, dedi.

Çolak konuşmasını: “Filistin de kazanacak. Bugün olmazsa yarın. Çünkü haklılar, çünkü direniyorlar, çünkü ölümü göze aldılar. Ve şu bir gerçekliktir ki ölümü göze almış insandan daha tehlikeli bir bomba daha icat edilmedi. Bu bomba patlayacak AB-D Emperyalistlerinin ve Bekçi Köpeği İsrail’in başında. Ölümlerin en şerefsizini tattıkları gün halkların bayram günü olacak”, diyerek sonlandırdı. Eylem yine sloganlar eşliğinde coşkulu bir şekilde sona erdi. 21.07.2014

Halkın Kurtuluş Partisi

İzmir İl Örgütü

DİSK/Nakliyat-İş’ten Filistin Halkına destek eylemi

image

Gazze Katliamı’nı, İsrail Siyonizmini, Emperyalizm ve İşbirlikçilerini Lanetliyoruz Filistin Halkı Yalnız Değildir

Konfederasonumuz DİSK’in almış olduğu karar doğrultusunda “Filistin Halkıyla Dayanışmak” için Sendikamız, Topkapı Nakliyeciler Sitesi’nde bulunan 1000 üyemiz ile işbaşı yapmayarak iş bırakma eylemi gerçekleştirdi.

Nakliyeciler Sitesi’nde üyemiz 1000 işçi sabah işbaşı yapmayarak, site içerisinde bulunan Sendikamızın İstanbul Şubesi önünde toplandı. Saat 10:30’da basın açıklaması yapıldı.

İş bırakma eyleminde, DİSK’in örgütlü olduğu tüm işyerlerinde okunacak basın bildirisi Örgütlenme Daire Başkanı’mız Erdal Kopal tarafından okundu.

Basın açıklamasında Filistin Halkına yönelik saldırılar, İsrail Siyonizmi, emperyalistler ve işbirlikçileri lanetlendi. Filistin Halkının yalnız olmadığı vurgulandı.

Coşkulu ve kitlesel katılımın sağlandığı eylemde İsrail bayrağı yakıldı. “Filistin Halkı Yalnız Değildir”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği” “Kahrolsun İsrail Siyonizmi”, “Kahrolsun Emperyalizm” sloganları atıldı.

Eylemde, “Gazze Katliamı’nı, İsrail Siyonizmini, Emperyalizm ve İşbirlikçilerini Lanetliyoruz”, “Filistin Halkı Yalnız Değildir”, “Kahrolsun Emperyalizm, Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Suriye’de Emperyalist Savaşa Hayır”pankartlarını açıldı.

Ayrıca Sendikamızın örgütlü olduğu Araç Muayene İstasyonları, Kocaeli, Gebze, Adapazarı, Zonguldak, Karabük, ve lojisitk işyerlerinde, iş bırakma eylemleri yapılarak DİSK’ in hazırlamış olduğu bildiri okundu.

TÜVTÜRK İstanbul Araç Muayene İstasyonlarında, TÜVSÜD Bursa Araç Muayene İstasyonları, Demtrans Taşımacılıkta, Kocaeli, Adapazarı, Zonguldak, Karabük’te bulunan ambarlarda, sabah iş bırakılarak, işbaşı yapılmayarak bildiriler okundu. 21.07.2014

DİSK/Nakliyat-İş Sendikası

HKP, Filistin Halkıyla dayanışmada

AB-D Emperyalistlerinin petrol için Arap Halkının böğrüne soktuğu kama İsrail yine kan kusturuyor. İnsana dair, insanlığa dair hiçbir değer taşımayan Siyonist İsrail yine zulmediyor, yine göz yaşı döktürüyor.

Bugün Gazze’ye yönelik girişilen hava ve kara harekâtı İsrail’in, sahibi AB-D Emperyalistleri tarafından iyi eğitilmiş bir bekçi köpeği olduğunu ve amaçlarına ulaştığını gösteriyor. Önce İsrailli üç gencin kaçırılma provokasyonu MOSSAD tarafından tertip ediliyor. Dünyanın önüne çekilen bu perdenin arkasında Gazze’ye yönelik operasyon başlıyor. Bu saldırılara karşı koyan Halka terörist muamelesi yapılarak Filistin Halkına karşı katliam meşrulaştırılıyor AB-D Emperyalistleri tarafından. AB-D Emperyalistleri ve bekçi köpeği İsrail, Filistin Halkının boynunu sıktıkça sıkıyor, Halkın can havliyle çıkardığı ses “terörizm” oluyor.
Halkın Kurtuluş Partisi olarak İsrail’i kınamak ve Filistin Halkıyla danışmak için İsrail Konsolosluğu önündeydik. 20 Temmuz günü saat 14.00’da Levent metro durağından konsolosluk önüne bir yürüyüş gerçekleştirdik.
“Filistin Halkı Yalnız Değildir”, “Kahrolsun AB-D Emperyalizmi”, “Kahrolsun Emperyalizm Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Katil ABD Katil İsrail”, “Katiller Döktüğü Kanda Boğulacak” sloganları eşliğinde geldiğimiz konsolosluk önünde polisin engellemesiyle karşılaştık. Engellemeye karşın eylem yapılarak polise tepki gösterilerek sloganlarla katliamcı İsrail ve emperyalistler lanetlendi.
   israil protesto istanbul  HKP İstanbul İl Yöneticisi Halil Arabulan, Siyonist İsrail’i ve polisin tavrını protesto ettiğimizi ve Filistin Halkının yanında olduğumuzu dile getirdi. Bir Arap Yoldaşımız Arapça Filistin Halkının uğradığı katliamı-İsrail’i lanetleyen ve AKP’yi protesto eden bir konuşma yaptı.
Basın açıklamasını yapan İstanbul İl Başkanı’mız Av. Pınar Akbina, Filistin’in mutlaka kazanacağını söyledi. Akbina“Bugün olmazsa yarın. Çünkü haklılar, çünkü direniyorlar, çünkü ölümü göze aldılar. Ve şu bir gerçekliktir ki ölümü göze almış insandan daha tehlikeli bir bomba daha icat edilmedi. Bu bomba patlayacak AB-D Emperyalistlerinin ve Bekçi Köpeği İsrail’in başında. Ölümlerin en şerefsizini tattıkları gün halkların bayram günü olacak” diye konuştu.
Açıklamadan sonra polis, katliamı lanetleyen-teşhir eden dövizlerimizin konsolosluk önüne bırakılmasına engel olmaya çalıştı. Burada da sloganlarla, konuşmalarla tavrımızı ortaya koyarak, polisi ve Tayyipgiller’in iki yüzlü tutumunu teşhir ettik. Ardından yine kortej halinde sloganlarla Levent Metro durağına yürüdük. Eylememizi halkımızın ilgisi ve desteğiyle sonlandırdık.

To Tumblr, Love Pixel Union