Now Playing Tracks

HKP, Anayasayı ihlal eden Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve AKP hakkında suç duyurusunda bulundu

ANKARA CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NA

SUÇ DUYURUSUNDA

BULUNAN………………: Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkanlığı

Karanfil Sokak No:24/15 Kızılay/ANKARA

VEKİLLERİ……….: Av. Orhan ÖZER, Av. Metin BAYYAR, Av. Ayhan ERKAN,

Av. Ali Serdar ÇINGI, Av. Tacettin ÇOLAK, Av. Sait KIRAN, Av. Ayça ALPEL, Av. Halil AĞIRGÖL, Av. Pınar AKBİNA, Av. Doğan ERKAN

Ortak adres: Necatibey Cad. Sezenler Sokak. No: 4/15  Sıhhıye/ANKARA

ŞÜPHELİLER……………: 1- Recep Tayyip ERDOĞAN  -  ANKARA

2- Ahmet DAVUTOĞLU – ANKARA

3- Sorumluluğu tespit edilecek Adalet ve Kalkınma Partisi Yöneticileri

SUÇ……………………….: Anayasayı İhlal (TCK md. 309)

AÇIKLAMALAR………:

Bilindiği gibi, 10 Ağustos 2014 günü ülke genelinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde R. Tayyip Erdoğan T.C 12. Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bu seçimin kesin sonuçları; Yüksek Seçim Kurulu’nun 15/08/2014 tarih ve 2014/3719 sayılı kararı ile alınmış ardından tüm basın kurumları aracılığıyla kamuoyuna ilan edilmiştir.

YSK’nın sözkonusu kararının; 3. maddesi ile; “Bu sonuca göre geçerli oyların salt çoğunluğunu alan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın 12. Türkiye Cumhurbaşkanı seçildiğinin tespitine ve adına Yüksek Seçim Kurulunca tutanak (mazbata) düzenlenmesine,

4. maddesi ile; “Keyfiyetin 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu’nun 20. maddesinin birinci fıkrası gereğince;

a) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Makamına bildirilmesine,

b) Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT) aracılığı ile kamuoyuna duyurulmasına,

c) Karar örneği ve eki cetveller ile Cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip ERDOĞAN’ın mal bildiriminin “Resmî Gazetede yayımlanmasına” karar verilmiştir.

YSK’nın TBMM’ye gönderdiği yazıda da; “10 Ağustos 2014 Pazar günü yapılan Cumhurbaşkanı seçiminde geçerli oyların salt çoğunluğunu Cumhurbaşkanı adayı Sayın Recep Tayyip Erdoğan almış olup, 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu’nun 20. maddesinin birinci fıkrası gereği Cumhurbaşkanı Seçimi kesin sonuçları yazımız ekinde bulunan Yüksek Seçim Kurulu’nun 15/08/2014 tarihli, 2014/3719 sayılı kararı ile ilan edilmek üzere Resmi Gazete’ye gönderilmiştir.” denilmektedir.

Dolayısıyla tüm ülke ve dünya kamuoyu 10 Ağustos 2014 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçildiğini bilmektedir. Bu durum Yüksek Seçim Kurulu Kararıyla da 15 Ağustos 2014 tarihinde tescillenmiştir.

Anayasa’nın 101/son maddesine göre; R. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte Milletvekilliği, Başbakanlık ve AKP Genel Başkanlığı görevlerinin sona ermiş olması gerekmektedir. Ancak gerek Tayyip Erdoğan gerekse AKP yöneticileri; Anayasa’nın bu emredici hükmüne uygun davranmamakta 27 Ağustos 2014 tarihine kadar ısrar etmişlerdir.

Partisinden ilişiği kesilmiş olması gereken olması gereken Recep Tayyip Erdoğan’ın almış olduğu kararla  27 Ağustos 2014 günü AKP Olağanüstü Genel Kongre’sini toplamış ve görünürde Ahmet DAVUTOĞLU’nu parti başkanı olarak ilan etmiştir.

Basında canlı olarak verilen bu kongrede;

Kongre açılışını yapacak  AKP Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu davet edilirken, kürsüden Erdoğan’dan “Sayın Cumhurbaşkanı” diye bahsedilmiştir.

Aynı şekilde, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Soylu da Kongre açış konuşmasına başlarken Erdoğan’a, “Sayın Genel Başkan, Sayın Başbakan, Sayın Cumhurbaşkanım” olarak hitap etmiştir.

Divan Başkanı seçilen AKP Genel Sekreteri Haluk İpek de, yaptığı konuşmaya, “Sayın Cumhurbaşkanım” sözleriyle başlamış ve Erdoğan’ı “genel başkanımız ve başbakanımız” olarak anons ederek kürsüye davet etmiştir.

Kürsüye gelen R. Tayyip Erdoğan da yaptığı konuşmada siyasi parti olan AKP’ye bağlılığını bir çok kez tekrarlamıştır. Hatta Anayasaya göre bulunmaması bile gereken kongrede ileriye yönelik siyasi hedefler belirlemiştir partili arkadaşları için. Bu ifadelerden bir kaçı şöyledir;

“1 Temmuz’da adaylığımın açıklandığı toplantıda bunun bir nihayet olmadığını, bir son bir bitiş olmadığını, bunun yeni bir başlangıç olduğunu ifade etmiştim. Sonrasında yaptığımız toplantılarda mitinglerimizde 10 Ağustos akşamı AK Parti genel merkezi balkonunda, bu hususun altını çizmiştim. Bugün değişen unutmayın sadece şekildir. Bugün öz değişmiyor. Bugün partimizin yüklendiği misyon, davamızın ruhu hedef ve ideallerimiz değişmiyor. Bugün sadece ve sadece isimler değişiyor. Her zaman ifade ettim. AK Parti  13 yıllık bir parti olsa da aslında asırlar öncesinden başlamış kutlu bir yürüyüşün davanın mirasını omuzlarında taşıyan bir partidir.”

“Şunu altını çizerek ifade ediyorum. şahsım bu partinin kurucu genel başkanı olarak, bir nefer olarak her daim sizlerle birlikte olacağım.”

“Yeni genel başkanımızdan, teşkilatımızın da Türkiye’den beklentileri var. Teşkilatı derhal kucaklayacak, yarından itibaren ilk hedef 2015 seçimleri. İkinci hedef 2019 seçimleri. Üçüncü hedef 2023 seçimleri. Ve böylece 2023 hedefimizi inşallah yakalayacağız. 2015 seçimleri bizim için önemli. Yeni bir anayasayı yapacak çoğunluk 2015 seçimlerinde hedef olmalı.”

Anayasa gereğince tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan tüm muhalefet partilerini eleştirmekten de geri kalmamıştır. Konuşmasında;

“Cumhuriyet Halk Partisi kendisini sorgulamalı. Tarihiyle yüzleşmelidir. Statükoyu savunan bir CHP fayda sağlayamaz.”

“Milliyetçi Hareket Partisi, terör meselesinin beslediği bir parti olmayı ne yazık ki tercih etmiştir.”

“HDP de teröre sırtını dayayarak varlık gösteren bir parti olmuştur.” şeklinde ifadelerle diğer partileri eleştiri sınırlarını aşacak şekilde suçlamıştır.

Ayrıca Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı ve Parti Başkanlığı sıfatını kullandığı bu kongrede yargı erkine karşı da ağır ithamlarda bulunmuş ve alenen hakaret etmiştir. Konuşmasının bir bölümünde yargıya yönelik olarak;

“ Güvenlik kurumlarının ve yargının demokratik meşruiyet temelinde yeniden yapılandırılması son derece önemlidir. HSYK’da bakıyorsunuz, üçüncü derecede böyle bir farklı uygulama var. Bu ülkenin başbakanını kalkıp tweetlerle tahkir eden, hakaretler eden yargının savcısına dava açmamak suretiyle güya kendisi farklı bir korumacılığın içine giren sorumlu değildir, sorumsuzdur. Bu kadar sorumsuz olan bir kişiden siz adalet bekleyebilir misiniz? İşte bunların hesabının sorulacağı günler de yakındır.” ifadelerini kullanmıştır.

AKP Genel Başkanı olarak seçildiği ifade edilen  Ahmet DAVUTOĞLU da yaptığı konuşmada Recep Tayyip Erdoğan’a “Cumhurbaşkanım” şeklinde hitap ederek;

“Sayın Cumhurbaşkanıma bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca bendenize göstermiş olduğu teveccüh bana büyük bir sorumluluk yüklemiştir.”

“Milletten sonra en büyük desteğimiz sayın cumhurbaşkanımızın Çankaya’da ki varlığıdır. Ne cumhurbaşkanlığı makamı denetleme makamıdır, ne de başbakanlık farklı telakkilere sahip olma makamıdır.

Bütün bunların gerçekleşmesinde Sayın Cumhurbaşkanımızın birinci derecede rol sahibi olduğu bir katkı var. Biz AK Parti kadroları olarak sayın Cumhurbaşkanımıza teşekkürü bir kez daha borç bilirim.”

“Sayın Cumhurbaşkanımız konuşmasında bize bir hedef göstermiştir. İlk hedef 2015. İnşallah 2015 seçimlerinde Anayasa’yı değiştirecek sayıya erişecektir AK Parti. 2015 yılında bu emaneti devralmamız halinde 2019 yılına kadar altın ölçeğinde bir 4 yılımız olacak. Bir istikrar dönemine gireceğiz, bütün temel sorunlarımızı, 2015-2019 arasını yeni Türkiye’nin inşasında önemli ve kritik bir süreci getirecektir.” şeklinde beyan ve ifadelerde bulunmuştur.

Tekrar belirtmek gerekirse yapılan konuşmalardan da anlaşılacağı üzere Anayasaya göre  10 Ağustosta partisinden ilişiği kesilmiş olması gereken R. Tayyip Erdoğan,  27 Ağustostan sonra da AKP’nin fiili olarak genel başkanı ve siyasi yol göstereni olacaktır. Bu kongrede R. Tayyip ERDOĞAN hem Cumhurbaşkanı, hem Başbakan hem de AKP Genel Başkanı olduğu gibi bu unvanlarını da daha sonraki süreçte AKP yöneticilerinin desteğiyle korumaya çalışmaktadır.  

Ancak bu üç sıfatın Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre bir araya gelemeyeceği her Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı tarafından açıkça bilinmektedir. Bu sıfatlar ancak Anayasa ihlal edilerek, yasalarda öngörülmeyen hile yollar kullanılarak bir araya getirilebilir.

ANAYASAYA ve YASALARA GÖRE CUMHURBAŞKANI TARAFSIZ OLMALIDIR!

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 101/4’üncü maddesi “ CUMHURBAŞKANI SEÇİLENİN, VARSA PARTİSİ İLE İLİŞİĞİ KESİLİR VE TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ ÜYELİĞİ SONA ERER.” hükmünü içermektedir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı seçilen kişinin hiçbir siyasi faaliyet içerisinde ve hiçbir siyasi yapıyla bağının olmaması gerekmektedir.

Halk oylamasıyla  seçileceği belirtilmiş ise de Cumhurbaşkanının görevlerinin belirtildiği Anayasanın 104’üncü maddesinde de cumhurbaşkanına herhangi bir  “siyasi görev” verilmemiştir. Aksine  “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.” hükmüne yer verilerek  Cumhurbaşkanının herkese ve her siyasi oluşuma eşit mesafede durması istenmiştir.

Anayasanın 105’inci maddesinde ise sorumluluk ve sorumsuzluk hali düzenlenmiştir. Buna göre  “Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır; bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur.

Cumhurbaşkanının resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil, yargı mercilerine başvurulamaz.”

Tüm bu anayasa hükümlerine göre özetçe; yaptığı işlerle ilgili sorumsuzluk hali düzenlenmiş bir cumhurbaşkanının siyasi tercihlerde bulunması açık siyasi taraf olması hali Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş prensiplerine aykırıdır. Bu durum Anayasada olmayan bir yönetim şeklinin uygulanması anlamına gelir.

OYSA GEREK 10 AĞUSTOS 2014 TARİHİNDEN İTİBAREN CUMHURBAŞKANLIĞI İLE İLGİLİ İŞLEMLERDE, GEREKSE 27 AĞUSTOS’TA YAPILAN AKP GENEL KURULUNDA ORTAYA ÇIKAN TABLODA BU ANAYASAL İLKENİN AÇIKÇA İHLAL EDİLDİĞİNİ GÖRMEKTEYİZ.

Anayasanın 6’ıncı maddesinde belirtildiği şekilde “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” Ancak yukarda da açıklandığı üzere olayımızda yasal hiçbir dayanağı yokken  tüm idari yetkileri elinde toplamak isteyen bir kişi mevcuttur. Bu kişinin  yasadışı isteği de, başkanı olduğu parti ve yetkilileri tarafından desteklenmektedir.

Bu durumda hem Cumhurbaşkanlığı hem Başbakanlık hem de Parti Başkanlığı görevini, titrini taşıdığını belirtmek ve bu üç görevi birlikte yürütmek Türk Ceza Kanununun 309’uncu maddesinde belirtilen “ANAYASAYI İHLAL” suçunu oluşturur.

Şikayet edilen şüpheliler devlet organlarında yönetici olmalarından kaynaklı kamusal güce dayanarak; cebir ve şiddet yoluyla  Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya mevcut düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs etmişlerdir.

Suçun maddi unsurunu, anayasanın tamamının veya bir kısmının kanun hükümleri ihlal edilerek veya uyulmayarak değiştirilmesi oluşturmaktadır. Bu durum yukarıda ayrıntılı şekilde belirtilmiştir. Ayrıca Anayasa ihlal edilirken “manevi cebir” diye adlandırabileceğimiz bir zor kullanılmıştır. Devlete ait kamusal güç kullanılmıştır. Kısacası hak ve görevlerin ardına saklanılarak bir suç işlenmektedir. Şikayet edilenler ellerindeki bu kamu gücüyle bir anlamıyla “karşı devrim” yapmaktadırlar. Bunu da “artık eski Türkiye yok” diyerek ikrar etmektedirler. Şikayet edilen şüpheliler yaptıklarının Anayasaya aykırı olduğunu da bilmektedirler.

Bu nedenlerle; sorumsuzluk hali düzenlenmiş bir cumhurbaşkanının açık siyasi parti başkanlığı ve başbakanlık yürütmesi anayasanın ihlali anlamına gelmektedir. Silah kullanarak anayasayı ortadan kaldırmak isteyen kişiler ve örgütler nasıl cezalandırılıyorsa görevini kötüye kullanan, yetki gaspı yapan ve bu suretle temel yönetim anlayışını değiştirmeye, ele geçirmeye çalışan kişilerin de cezalandırılması gerektiğini düşünmekteyiz.

SONUÇ ve İSTEM……….: Yukarıda ayrıntılıca açıklandığı üzere;

10 Ağustos 2014 tarihinde yapılan seçimlerle Cumhurbaşkanı seçildiği açıklanmasına rağmen başbakanlıktan, parti üye ve yöneticiliğinden ilişiği kesilmiş olması gereken Recep Tayyip ERDOĞAN anayasanın belirtilen değişik maddelerini cebir ve şiddet kullanarak ihlal etmektedir. Bu suç, başta Ahmet Davutoğlu olmak üzere diğer Adalet ve Kalkınma Partisi yöneticileriyle birlikte işlenmektedir. Bu nedenlerle belirtilen şahıslarla ilgili soruşturmanın yapılarak şüpheliler hakkında kamu davası açılmasını vekaleten talep ederiz.

Başvuruda Bulunan Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkanlığı

Vekilleri

Av. Ayça ALPEL             Av. Halil AĞIRGÖL

HKP 30 Ağustos’ta alanlardaydı

Mustafa Kemal ve silah arkadaşları öncülüğünde kazanılan 30 Ağustos Zaferi’mizin yıldönümünde Halkın Kurtuluş Partisi olarak alanlardaydık.

Büyük Zafer’in yıldönümüde İstanbul’da Bağdat Caddesi üzerinde gerçekleştirilen yürüyüşe katıldık. Çeşitli kitle örgütleri ve siyasi partilerin katılımıyla gerçekleşen yürüyüş için kitle saat 18:00’da toplanmaya başladı. Saat 18:30’dan itibaren Şaşkın Bakkal ışıklardan başlayan yürüyüşte biz de kortej olarak yerimizi aldık.

Yeni Sevr’e Karşı Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşı’mız” pankartı, Mustafa Kemal-Lenin Pankartı ve Mustafa Kemal’in; Sovyetler’in Kurtuluş Savaşı’mıza yaptığı yardımları anlatan sözünü içeren pankartımızla, “Bağımsızlık Benim Karakterimdir” yazan olta bayraklarımızla ve posterlerimizle görkemli bir kortej oluşturarak Göztepe Parkı’na kadar yürüdük. Yürüyüş sırasında sık sık “Yeni Sevr’e Karşı Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşı’mız”, “Kahrolsun AB-D Emperyalizmi”, “Emperyalistler, İşbirlikçiler, Geldikleri Gibi Gidecekler”, “Gün Gelecek, Devran Dönecek, Tayyipgiller Halka Hesap Verecek”, “Hırsız Katil AKP”, “Her Yer Taksim Her Yer Direniş”, “Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam” sloganlarını hep bir ağızdan haykırdık. Ayrıca yüzlerce bildiri dağıtarak halkımıza Partimizin görüşlerini aktardık.

 ***

Ankara’da da yine 30 Ağustos’la ilgili bildirilerimizi dağıttık. Büyük Zaferin yıldönümünde Anıtkabir’e gelen insanlarımız bayraklarımıza ve bildirilerimize büyük ilgi gösterdi. Ayrıca Anıtkabir dışında Batıkent’te de bildiri dağıtımı gerçekleştirdik.

Halkın Kurtuluş Partisi olarak 30 Ağustos ruhunu dimdik ayakta tutacağız ve bu ruhla AB-D Emperyalistlerini ve yerli satılmışları yenilgiye uğratacağız. 30.08.2014.

Kurtuluş Partililer

30 Ağustos 1922 Zafer, 30 Ağustos 2014 Yenilgi…

30 Ağustos 1922, AB-D Emperyalistlerinin ve onların taşeronu Yunan Ordusu’nun dağıtılarak Akdeniz’e sürüldüğü ve denize döküldüğü gündür, büyük bir zaferdir, bayramdır.

Bugün 30 Ağustos 2014. Emperyalist 7 Düveli denize döktüğümüz kıyılarda ABD Emperyalizminin üsleri kuruldu kardeş halkların üzerine bomba yağdırmak üzere. Bizi parçalamak, yok etmek isteyen düşmanı denize döktüğümüz kıyılarda kurulan limanlar, AB-D Emperyalistleri tarafından işgal edilmiş durumda. Yerli satılmışlar eliyle sunuldu limanlarımız, kıyılarımız. Vatan toprakları peyderpey satılmakta. Bu satışları, ruhunu paraya pula satmış kalemler “kalkınıyoruz, büyüyoruz” diye alkışlamakta. Yenilgi değil midir bu?

30 Ağustos 1922, AB-D Emperyalistlerinin bu toprakları yutma planı olan Sevr Haritasının yırtılıp Tarihin çöplüğüne atıldığı günün, AB-D Emperyalistlerinin heveslerinin kursaklarında bırakılmasının yıldönümüdür.

Bugün 30 Ağustos 2014. Yeni Sevr devreye sokuluyor. AB-D Emperyalistleri haritalarını yayımladılar ülkemizi en az üç parçaya bölmek üzere. Birinci Kuvayimilliyecilerin kursaklarında bıraktıkları heveslerini, AB-D Emperyalistleri 92 yıl sonra gerçekleştiriyorlar. İkinci bir İsrail olacak Kürdistan, üçüncü bir İsrail olacak Ermenistan için son hızla çalışmalarını sürdürüyorlar ve yol alıyorlar. Halkları düşmanlaştırmak, aralarına kan davası sokmak pahasına Yeni Sevr’e doğru götürülüyor vatanımız. Engel olamıyoruz gözümüzün önünde topraklarımızın parçalanmasına. Yenilgi değil midir bu?

30 Ağustos 1922, Türk ve Kürt Halklarının AB-D Emperyalistlerine karşı birlikte zaferidir. Birlikte ağlayan, birlikte gülen iki kardeş halk arasında Malazgirt’le başlayan bin yıllık birlikteliğin bir kez daha perçinlenmesidir.

Bugün 30 Ağustos 2014. Türk ve Kürt Halkları arasına düşmanlık tohumları ekiliyor. Yeni Sevr, iki kardeş halk düşmanlaştırılarak yaşama geçirilmeye çalışılıyor. Kürt Sorunu, Amerikancı çözümle çözülmeye çalışılıyor. Bu çözüm değil çözümsüzlüktür. Amerikancı çözüm kavgadır, kandır, kan davasıdır, acıdır, gözyaşıdır ve bunların sonunda AB-D Emperyalistlerine hizmet edecek bölünmedir. Yerli satılmışlar Tayyipgiller bu taraftan, Amerikancı Burjuva Kürt Hareketi o taraftan bu çözümün aktörleri. Ve bu aktörler etkin halklarımız üzerinde. Bu yenilgi değil midir?

30 Ağustos 1922, Emperyalist 7 Düvelin Sevr Planını yaşama geçirmeye çalışan, pis canları için bu plana sıkı sıkıya sarılan, bunun için yurtseverleri ihbar eden, katleden, işkencelerden geçiren Vahdettin’lere, Damat Ferit’lere, Ali Kemal’lere, Nemrut Mustafa Paşa’lara, Şeyhlere, Dervişlere atılan bir tokattır. Bu topraklarda canlılığını koruyan Tefeci-Bezirgân ayrık otlarının biçilmesi girişimidir.

Bugün 30 Ağustos 2014. 92 yıl önce Birinci Kuvayimilliyecilerin biçtiği ayrık otlarının, AB-D Emperyalistlerinin verdiği suyla, yemle canlandırıldığı, gürleştiği,  başka canlıların yaşamlarını daralttığı günleri yaşıyoruz. Bugün bu topraklar AB-D Emperyalistlerinin istediği Şeyhler, Dervişler, Müritler ülkesi olmaya doğru koşar adım gidiyor. Dumlupınar Zaferi’nin 92’inci yılında, Mustafa Kemal’in makamını Ortaçağcılar işgal etmiş durumda. Tayyipgiller adlı “suç işlemek amacıyla oluşturulmuş teşekkül” iktidarda bugün. Ve onun şefi, Mustafa Kemal’e “ölmüş inek” diyecek kadar kindar, kubura süpürülmemek için AB-D Emperyalistlerinin emir erliğine gönüllüce soyunmuş, insanlığından sıyrılmış, halkına düşman “kabadayı”, Mustafa Kemal’in makamına çıkıyor bugün. Aydın, ilerici, devrimci, yurtsever düşmanı Ortaçağcı sapık tarikatların müritleri, Devletin bütün kadrolarına yerleştirilmiş durumda. Tekkeler, zaviyeler bu tarikatlara hizmet vermek için yeniden açılmış durumda. CIA-ABD İslamı yaşamın her alanına hâkim kılınıyor. Bu yenilgi değil midir?

30 Ağustos 1922, AB-D Emperyalistlerine karşı verilen Ulusal Kurtuluş Savaşının, dünyada ilk olarak zaferle taçlanmasıdır. Mazlum Halklara örnektir Antiemperyalist Birinci Kurtuluş Savaşı’mız ve Dumlupınar Zaferi’miz. Mazlum halklara moraldir, umuttur, şevktir, destektir, zalime karşı mücadele azminin artmasıdır 30Ağustos Zaferi.

Bugün 30 Ağustos 2014. 92 yıl önce örnek olduğumuz, ulusal kurtuluşları için destek olduğumuz, yardım ettiğimiz Mazlum Halkların bağımsızlığının, AB-D Emperyalistleri tarafından yok edilmesine yardım ve yataklık ettiriliyor bu topraklar, Ortaçağcı Tayyipgiller tarafından.  AB-D Emperyalistlerinin emir ve talimatları doğrultusunda Tayyipgiller, yıllarca dost kaldığımız kardeş halklarla aramıza düşmanlık tohumları ekiyor, onulmaz yaralar açıyor. Ortadoğu’da dökülen her kanın, tecavüze uğrayarak onuru incitilen her kadının, katledilen, pazarlarda alınıp satılan her çocuğun, yağmalanan değerlerin, yok edilmek istenen Tarihin sorumlusudur Tayyipgiller. Vatanını, dostunu, insani değerlerini satanların başımıza getirilmesini, kaderimizde söz sahibi olmasını engelleyemedik. Bu yenilgi değil midir?

30 Ağustos 1922, ekonomik kalkınmadır, kalkınma hamlesidir, Sümerbank’tır, Demirçelik’tir, fabrikadır, ekonomide dışa bağımlılığın azalmasıdır, üretici yatırımların artmasıdır.

Bugün 30 Ağustos 2014. Birinci Kuvayimilliye yadigârı bütün Kamu Malları yerli yabancı Parababalarına peşkeş çekilmiş durumda. Satılmadık bir fabrika bırakmadı yerli satılmışlar. Kamuya ait ne varsa haraç mezat sattılar Tayyipgiller, yeyim ettirdiler bir avuç Parababasına. Kurt dalamış sürüye çevirdiler güzelim vatan topraklarını. Tüm sanayi kollarında, hatta tarımda bile dışa bağımlı bir ülkeye dönüştürüldük. Engelleyemedik. AB-D Emperyalistlerinin, kendilerine bağımlı kılmak üzere bize dayattıkları özelleştirme saldırısını, üreten bütün unsurların bir bir ortadan kaldırılmasını engelleyemedik. Bu yenilgi değil midir?

30 Ağustos 1922, Köy Enstitüleridirhalk çocuklarının aydınlanmasıdır, bilinçlendirilmesidir, eğitimin birliğidir.

Bugün 30 Ağustos 2014. Köy Enstitülerinin kökü kazındı yıllar önce. Eğitimin birliği resmen rafa kaldırıldı. Çocuklarımız ezberci eğitime tabi tutuluyor, üretimden kopuklar. Çocuklarımız İmam Hatiplere gitmek zorundu bırakılıyor, Ortaçağcı düşünce ile taze beyinleri doktrine edilerek uyuşturuluyor. Okullarda öğrettikleri, Muaviye-Yezid dini. İstemiyorsan İmam Hatip, özel okulları adres gösteriyor Tayyipgiller. Tabiî ki parası olana… Ölümlerden ölüm beğenmeye zorlanıyor halkımız. Bütün eğitim kurumları 4+4+4 ile İmam Hatiplere dönüştürüldü. Engelleyemedik. Bu yenilgi değil midir?

30 Ağustos 1922, kadının, sosyal ve ekonomik yaşama kazandırılmasıdır, seçme seçilme hakkına kavuşturulmasıdır, boşanma hakkıdır, velayet hakkıdır, malları üzerinde tasarruf hakkıdır.

Bugün 30 Ağustos 2014. Kadın ekonomik ve sosyal yaşamdan koparılarak eve tıkılmaya çalışılıyor. Kadın cinayetleri, tecavüzleri rekor sayıya ulaştı. Kadın üzerinden yürütüyor sömürüsünü Ortaçağcı gericilik. Kadın sadece çocuk doğuran bir makineye, cinsel bir objeye dönüştürülmeye, 92 yıl önce elde edilen hakları ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Kadının esareti olan türbana büründürülüyor yarımız olan kadınımız, engelleyemiyoruz. Bu yenilgi değil midir?

30 Ağustos 1922, Jön Türk Gelenekli askerlerin, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının önderlik ettiği Kurtuluş Savaşı’nın zaferle taçlanmasıdır.

Bugün 30 Ağustos 2014. “Ergenekon, Balyoz” vb. adlı CIA Operasyonlarıyla Türk Ordusu’nun Jön Türk geleneği ortadan kaldırılmaya, Mustafa Kemal ve Birinci Kuvayimilliyecilerin izi tozu silinmeye çalışılıyor. Türk Ordusu’nun başına çuvallar geçiriliyor, Türk Ordusu mühimmat taşıyamıyor artık. Artık yüreksiz, “özel ve güzel” tören paşaları komuta ediyor Türk Ordusu’na. Bu yenilgi değil midir?

Evet, Dumlupınar Zaferi’mizden 92 yıl sonra, çok acı ama gerçek, yenildik. AB-D Emperyalistleri ve yerli satılmışlar karşısında yenildik. Çağdaş Vahdettin’ler, Damat Ferit’ler, Ali Kemal’ler, Nemrut Mustafa Paşa’lar, arkalarına 92 yıl önce bu topraklardan kovduğumuz Emperyalist 7 Düveli alarak yendiler bizi. Korumayı başaramadık, Birinci Kuvayimilliye’cilerin uğruna canlarını feda ederek bize emanet ettiği vatanı.

Peki, yenilgiler kaderimiz midir? Kalmadı mı zaferden, kurtuluştan yana bir umudumuz?

Asla! Kaderimiz değildir bu karanlık günler. Umutsuzluğa düşmedik. Düşmeyeceğiz de!

Evet, içinde bulunduğumuz dönem çok karanlık. Ortaçağın karanlığına doğru sürükleniyoruz, AB-D Emperyalistleri ve yerli satılmış Tayyipgiller tarafından. Ama şu da bir gerçektir ki, karanlığın en yoğun anıdır şafak vakti ve bu an aydınlığa en yakın olduğumuz andır.

Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mız karanlığın en yoğun olduğu günlerde başlamadı mı? Yenilgilerin, kaybedilen toprak parçalarının arkasından gelmedi mi Mazlum Halklara örnek zaferimiz? Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşında Osmanlı’nın aldığı yenilginin arkasından patlamadı mı isyan? Bu toprakların dört bir yanını Emperyalist Haydutlar işgal ettiği günlerde çakılmadı mı ilk kıvılcım? İstanbul işgal altındayken, ülkenin bütün limanlarına, tersanelerine girildiği günlerde Kurtuluş Savaşını başlatmak üzere çıkmadı mı Mustafa Kemal Samsun’a? Öldü ölecek diye bakılan “Hasta Adam” Osmanlı’dan, halkta umutların tükendiği, Amerikan Mandacılığının kurtuluşumuz sanıldığı günlerde küllerinden yeniden doğmadı mı Türkiye Cumhuriyeti? Yeniden dirilmedi mi?

Daha bir yıl önce, umudun tükendiği, Tayyipgiller’in karanlığının tüm ülkeyi kapladığı, yurtsever insanlarımızın karamsarlığa büründüğü günlerde patlamadı mı şanlı Gezi İsyanı’mız?

Birinci Kuvayimilliyeciler başardı, yenilgilerden dersler çıkardı, bin yıllık geçmişe sahip Türk ve Kürt Halkını örgütleyerek, 30 Ağustos 1922’de zaferle taçlandırdılar Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızı.

Bu ülkenin İkinci Kurtuluş Savaşçıları da başaracak. Yenilgiler öğreticidir dersler çıkarmasını bilene. Birlikten, derlenip toparlanmaktan geçiyor zaferin yolu. Türk ve Kürt Halkının birlikte, “artık yeter hainler ve gafiller tahakkümü!” diyerek ayağa kalkıp AB-D Emperyalistlerinin ve yerli satılmışların üzerine yürümesinden geçiyor zaferin yolu. Örgütlü Gezi İsyanı’ndan geçiyor zalimin zulmünün ortadan kaldırılması. Artık 92 yıl önce Birinci Kuvayimilliyeci atalarımızın zaferini sosyal kurtuluşla taçlandırmanın zamanı. Omuzlarımıza yüklenen kutsal görev bu.

Başaracağız. Halkız, haklıyız, yeneceğiz, kazanacağız. Demokratik Halk İktidarını kurup kanımızı emen Emperyalist ve Ortaçağcı sülükleri atacağız üzerimizden. 30.08.2014

Halkın Kurtuluş Partisi Genel Merkezi

IŞİD Mazlum Halkları Katlediyor

Tayyipgiller’in şefi hâlâ “Öfkeli Kalabalık” olarak nitelendiriyor, insan, hayvan, bitki düşmanı sapıklar, katiller, caniler sürüsü IŞİD’i. IŞİD canavarına terörist demeye dili varmıyor Tayyipgiller’in. Nasıl desin ki?.. Diyemez.

Çünkü IŞİD adlı sapıklar topluluğunun arkasında, Tayyipgiller’in de önünde diz çöktüğü, taptığı AB-D Emperyalistleri var. Çünkü IŞİD de kendileri gibi Ortaçağcı, ümmetçi. Çünkü IŞİD de kendileri gibi yurtseverlere, ilericilere, aydınlığa düşman. Çünkü IŞİD için de Tayyipgiller için de AB-D Emperyalistleri, onların Ortadoğu’daki bekçi köpeği İsrail düşman değil, dost. Tayyipgiller için terörist; insan sever, hayvan sever, bitki sever gezi isyancılarıdır. Tayyipgiller için terörist; Gezi Şehitlerimizdir, Berkin’lerdir, Ali İsmail’lerdir, Abdocan’lardır, Medeni’lerdir, Ethem’lerdir. Onların gözü yaşlı Anneleri, aileleri, arkadaşları da Tayyipgiller için teröristtir.

İnsanlıklarından gönüllüce sıyrılan insanlık düşmanları IŞİD canavarlarının, bu dördüncü canlı türü nükleer atıkların ve aynı toptan kesme Tayyipgiller’in; insan olanı, insanlık için mücadele vereni düşman bellemesi, mazluma saldırması, güçsüzü ezmesi doğaları gereğidir.

Bu topraklarda ve Ortadoğu’da hala capcanlı duran Ortaçağcı Gericilerin genel karakteristiğidir, mantar gibi ortamını bulunca ortaya çıkmaları. Arkalarına Emperyalist gücü alıp mazlum halklara saldırmaları, katletmeleri, kadın düşmanlığı, gerici politikalarını kadın üzerinden hayata geçirmeleri. Ortaçağın Ümmet konağına saplanıp kalan Ortaçağcı Gericilerin genel karakteristiğidir.

Sapıklar, caniler, katiller topluluğu IŞİD’in, Ezidiler ve Türkmenlere yönelik katliamları, hem canlı hem de cansız bedenlere yönelik yürek dayanmaz işkenceleri, onların genel karakteristiğinin yansımasıdır. Ortadoğu’nun kadim halklarından Ezidiler ve Türkmenler, kendi halinde yaşayan, bölgede silahlı bir gücü olmayan, kendi gelenek ve göreneklerini devam ettirmeye çalışan mazlum halklardandır. İşte bu yüzden de IŞİD’in hedefi haline gelmiştir Ezidiler ve Türkmenler. Onlar için hedeftir, Ortaçağcı dünya görüşüne sahip olmayan, kendilerine biat etmeyen, mazlum ve askeri gücü olmayan Halklar. Hele bir de AB-D Emperyalistleri tarafından bu Ortaçağcı canilere, bin ülkeli bir dünya projesi için“Ortadoğu’yu kan gölüne çevir, Halkları dağıt, bir araya getirme, Onlara korku sal”, komutu ve görevi verilmişse tutabilen tutsun bu sapıkları.

Son günlerde Telafer ve Şengal’den (Sincar) Dünyaya servis edilen görüntülere ve haberlere gerçekten yürek dayanmıyor. Evlerinden, yurtlarından olarak Batman’a gelen Telaferli Türkmenler, “Yollar ölülerimizin kokusundan geçilemez olmuştu. Ölülerimizin arasından geçerek buraya varabildik. Yollarda binlerce cesetle karşılaştık, gözlerimizin önünde çocuklarımız susuzluktan öldü, IŞİD eline geçirdikleri kadınların küpelerini kulaklarını keserek alıyordu. Kadınları üstlerindeki ziynet eşyaları alıp öyle pazarda satıyorlardı. Kadınlara yönelik insanlık dışı muamele vardı” diye sesleniyorlar İnsanlığa.

IŞİD sapıklarının sürekli tecavüzüne uğrayan, IŞİD tarafından kaçırılan 200 Kürt kadınından biri olan Leyla “Allah aşkına, size bildirdiğim konumu savaş uçaklarına bildirin, gelip bizi bombalasınlar ve bu berbat durumdan kurtarsınlar!”diyerek sesleniyor dünyaya. “Gelin bizi kurtarın. Amerika, Avrupa ve sesimizin ulaştığı herkese sesleniyoruz, gelin bizi bu canilerin elinden kurtarın!” diye devam ediyor bu onurlu kadın, gerçekte bu sapıkları yaratanın, besleyip kendileri gibi mazlumların üzerine salanların, yardımını talep ettiği AB-D Emperyalistleri olduğunu bilmeden.

Hangi insanın yüreği dayanır Ezidi bir kadının şu feryadına? Hangi yürek nefret ve öfke ile dolmaz Ezidi Kadınları tüyler ürperten talebine?

IŞİD zulmünden kaçarken engelli çocuğunu IŞİD’in insafına terk etmek zorunda olan anneler, oğulları, torunları pasaport olmadığı için gelemeyen babalar, açlıktan, susuzluktan ölen, tecavüze uğrayan, pazarlarda mal gibi satılan çocuklar, durmadan tecavüze uğrayan, katledilen, alınıp satılan kadınlar, göçe zorlanan Mazlum Halklar, Ortaçağcı IŞİD’in Ortadoğu’da yarattığı ve şiddetini her gün arttırarak devam ettirdiği vahşettir.

Dizi film gibi izlettirilen bu vahşetin sorumlusu sadece IŞİD değildir. IŞİD sadece kendisine verilen esas oğlan rolünü oynamakta. Bu dramın senaryosu ve yapımcısı AB-D Emperyalistleridir. Dolayısıyla gerçek sorumlu AB-D Emperyalistleridir. Bu dramda, katliamlara, tecavüzlere, caniliklere ortam hazırlayan, mekanını kullandıran,  Ülkenin Güney Sınırlarını IŞİD sapıklarına “kendi AVM’leri gibi kullandı”ran,bu sapıkları “kırmızı halıyla” karşılayan, ABD İslamcısı Tayyipgiller ve Tayyipgiller’e 12 yıldır her türlü desteği sunan tüm cemaat, topluluk ve çeteler de bu dramın sorumlularındandır. Kurtuluşları yok! Kendi halklarına ve kardeş halklara çektirdikleri acıların hesabını er veya geç verecekler.

AB-D Emperyalistlerinin yapımcılığını da üslendikleri senaryo yaşama geçiyor.

Suriye ve Irak fiilen üçe bölündü.

İkinci İsrail olacak Kürdistan, tam anlamıyla ABD bağımlısı ve bağlısı Barzani’nin önderliğinde fiilen kuruldu. İran’a karşı ABD’ye işbirliği öneren, ABD’yi okyanus ötesindeki dost olarak nitelendiren; bir ABD Projesi olan ve anlamı Türkiye’yi en az üçe bölmek demek olan “Açılım”ın destekçisi, IŞİD beslenirken, palazlandırılırken sessiz kalan, Ortaçağcı tarikatlarla başı hoş, Gezi İsyanımızda Tayyipgiller’e destek sunup onları yıkılmaktan kurtaran Amerikancı Burjuva Kürt Hareketi; Ezidi Kürtlerin, Türkmenlerin kurtarıcısı rolüne büründürülüyor. Ortaçağcı Tayyipgiller’in bile korumaktan imtina ettiği Türkmenleri sözde kollayarak Türk Halkına karşı şirin gösteriliyor Amerikancı Burjuva Kürt Hareketi… Amaç, Amerikancı çözüme bu topraklardaki tepkileri yumuşatmak, ortadan kaldırmak.

ABD Emperyalistleri, kendilerinin yarattığı IŞİD canavarını, insansız savaş uçaklarıyla göstermelik bombalayarak, Dünya Halklarına karşı kendini kurtarıcı, insanlığa karşı işlenen bu caniliklere duyarlı gösteriyor.

Şii Maliki, İran ve Rusya’ya yakınlaşmıştı. Bu AB-D Emperyalistlerinin İran Politikasına zarar verebilirdi. IŞİD devreye sokularak Maliki bertaraf edildi. Böylece İran’ın Irak üzerindeki etkisi belli oranda da olsa hasar gördü. İsrail’in Gazze’de Filistinlilere yönelik soykırımı perdelendi, soykırım Dünya Halklarının gözünden IŞİD ile birlikte kaçırıldı ve kaçırılmaya çalışılıyor.

Bu senaryo bozulur; Halklar “artık yeter” diyerek ayağa kalkarsa.

IŞİD canavarını yaratan AB-D Emperyalistlerinin, Dünyayı babaların çiftliği gibi görmesine, Dünyamız üzerinde istediği gibi at oynatmasına son verilir; Halklar örgütlenirse.

İnsan soyunun en büyük düşmanı AB-D Emperyalistlerinin, dünya halkları üzerindeki zulümlerine destek veren yerli satılmışların gücü kırılır; İnsanlığın Kurtuluşuna kendilerini adayan devrimciler bir araya gelirse.

O günler gelecek! Acılar son bulacak! Ölümler Mazlum Halklar için olmayacak o günler geldiğinde! Çektirilen acıları, dökülen gözyaşlarını, tecavüzlere uğrayan kadınları, çocukları Dünya Halkları unutmayacak ve faillerini affetmeyecek! İşte o günler geldiğinde hıncı ve öfkesi kabarmış Halkların önünde ne AB-D Emperyalistleri durabilecek ne de yerli satılmışlar! Buna inancımız tam.

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz, Kazanacağız. 26.08.2014

Halkın Kurtuluş Partisi Genel Merkezi

Hikmet Kıvılcımlı’nın kitabını kim zararlı buldu?

image

15 Aralık 1937 tarihinde imzalanan bir belge var karşınızda. Üstteki imza yabancı değil, o zamanın cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’e ait. Belge, komünist önder Hikmet Kıvılcımlı tarafından yazılan “Demokrasi: Türkiye Ekonomi ve Politikası Hakkında" adlı eserin içeriğinde "zararlı" unsurların yer aldığı ve bu sebeple satışının yasaklanması ile ilgili. Tahmin edebileceğiniz gibi, 500 üyeciği bulunan CHP(1) ve onu güden parababaları diktatörlüğünde, buna benzer bir çok kitap toplatılmış, satışı yasaklanmış ve kararlar cumhurbaşkanına "en hızlı" biçimde imzalatılmıştır.

Bugün insanların saygı ile baktığı, benimsediği ve her yıl yığınlarla ziyaret ettiği bir ülke kurucusunun, bir komünistin yazılarını yasaklayan belgeye imza atmış olması, hayal kırıklığı yaratabilir. Ancak yıllardır ortaya koyduğumuz bir gerçekliği kanıtlaması bakımından değerlidir.

”(…) Tabiî H. Asılyazıcı “Atatürk” diyor. Biz Mustafa Kemal diyoruz, çünkü ikisi farklı kişiler, yoldaşlar. Mustafa Kemal bu. (Kuvayimilliye sürecindeki kalpaklı M. Kemal resmini gösterir. – y.n.) Atatürk ise burada. (Salon’un yan duvarındaki takım elbise içindeki çökkün Atatürk resmini işaret eder. – y.n.)

Ne kadar farklı değil mi? 15 senede bir insan bu kadar çürütülebilir mi?

Finans-Kapital eline düşerseniz çürütür. Bakınız burada, Armstrong’un deyişiyle “Bozkurt”. Burada ise artık 70 yaşında, işi bitmiş, koltuğunda gazete okuyan yahut yiyip içmekle uğraşan bir ihtiyar görünümünde. İkisi çok farklı. Düşünüş de farklı, kavrayış da farklı, dünya da farklı. Onları anlatmıştık daha önce. Usta’mız da anlatmıştı, yoldaşlar. Yani Usta’mızın deyimiyle, burada altın tabut içinde ruhen öldürülmüş, arkadaşlar.

Mustafa Kemal ne diyordu? Lenin’in önderliğindeki Sovyetler ülkesi yardım etmeseydi, başaramazdık, diyor. Onu inkâr etmek suçtur, diyor.” (2)

Hikmet Kıvılcımlı’ya ait kitabın yasaklanması, tam da finans-kapitalin çürüttüğü, altın tabut içinde hapsettiği Atatürk’ün göz yumabileceği bir işti. Hele ki o kitap, yaklaşan faşizm tehlikesini, toprak reformuna yönelik önerileri içeriyorsa, finans-kapitalin o kitaba karşı düşmanlığı kaçınılmaz olmalıydı.

Söz konusu kitap, daha önce Tarih ve Devrim Yaryınları tarafından “Emperyalizm: Geberen Kapitalizm" adlı kitaba ek olarak yayınlanmıştı. Hikmet Kıvılcımlı, Cumhurbaşkanlığı’nın bir ilanına yönelik kimsenin bir fikir üretmemesi üzerine fikir sunduğunu belirtiyordu.

"Cumhurbaşkanlığı Bürosu’nun gazetelerde çıkan genelgesi­ni okudum. Ondan, ciddi memleket meselelerinin açık ve kollektif tartışılması devrine girdiğimiz anlamını çıkardım. Mem­nun oldum.

Doğrusu da, aldanmak başkalarının işine gelebilir fakat aldananın daima aleyhinedir. Bu gerçek şahıslar için olduğu gibi, milletler için de böyle değil midir? Ve aldanmamak için, her me­selenin her türlü tartışılmasından daha kestirme yol var mıdır?

Yeni hava içinde yurda ilişkimi eserle göstermek için bu sa­tırları kaleme alıyorum. Görüşümdeki nüans farkı ne olursa olsun, indi [kişisel, kendi inancına göre] kalmamaya, ilmi bir surette olanı olduğu gibi koymaya çalıştım. Ta ki memleket da­vasında beslediğim derin samimiyeti, hissiyatla değil, fikriyatla göstereyim.

Cumhurbaşkanlığı -şüphesiz şantaja ve şarlatanlığa kaçma­mak şartıyla- herkes söylesin, dedi. Bana öyle geliyor ki, kötü bir alışkanlıkla, henüz herkes susuyor. Zaten meseleyi konuş­mak için, ilk söz alan galiba ben oluyorum. Halis bir tartışmaya çığır açabilirsem ne mutlu!

Biraz acele kaleme alınan fikirlerim arasında, beşeri [in­sani] bazı kusurlar olabilir. Bunları benden sonra söz alacak vatandaşların düzeltmelerini candan dilerim.” (3)

Ne acı ki, cumhurbaşkanlığının çağrısı üzerine yazı yazan ve iktidarı uyaran bu yazı, devlet tarafından zararlı görülüyor ve yayından kaldırılıyor. Sadece yayından kaldırılmak ile kalmıyor, toprak reformuna yönelik öneriler yapan İsmet İnönü, bir süre sonra başbakanlıktan alınıyor ve yerine Celal Bayar geçiyor. Hikmet Kıvılcımlı, söz konusu eserinde Celal Bayar’ın eğilimleri konusunda aslında açık bir şekilde uyarıda bulunuyor:

"Çok geçmedi, Âli İktisat Şûrası dağıtıldı. Yani Türkiye’nin ekonomi politikası Başvekaletten İktisat vekaletine (İnönü’den Bayar’a) geçti. Demek İsmet İnönü’nün çekilmesi 1930’lardan beri başlamıştır.

İnönü ile Bayar arasındaki fark, hizmetleri bakımından de­ğil, hizmet ettikleri eğilim bakımındandır.

C. Bayar, İş Bankası eski genel müdürüdür. Özel bankalar grubunu tercih eder. Tekelciliğin devletçi şeklini tutmamakla beraber, özel tekeli de asla reddetmez.”

Türkiye’nin anti-tekelci ve anti-yayılımcı bir tavır alması gerektiğini söylerken, tekelciliğin getireceği felaketleri birbir sayıyor ve sorumluyu açıkça işaret ediyordu. Tabii görmek isteyene.

Kitap, toprak reformunun gerekliliğine yönelik çeşitli önerilerle devam ediyor. Ayrıca Türkiye hükümetinin içinde gelişen faşist eğilimlere, Recep Kaya, Şükrü Saraçoğlu gibi Nazilere yakın kişilere karşı da uyarılar yapıyor. Türkiye’nin ikinci bir emperyalist paylaşım savaşına girişi durumunda nasıl kayıplara uğrayacağını belirtiyor. Belki de Türkiye’nin savaşa girmemesine yönelik öngörüsünü daha savaş başlamadan tespit etmiş oluyor.

Sanırız Hikmet Kıvılcımlı’nın en büyük günahı da, önce Kemalizm’in gerçek önderi diyebileceğimiz, finans-kapitalin siyasal temsilcisi Celal Bayar, sonra da faşizmin temsilcilerine karşı uyarıları oluyor. Böylece zaten Çankaya köşkünde hapis tutulan Mustafa Kemal Atatürk’ün kavrayışı da bu kadar olabiliyor. Buna yönelik bir örneği de daha sonraki yazılarında yine Hikmet Kıvılcımlı aktarıyor:

 (…)En basit dil işinde : "İşi başkalarına bırakamam" diyen Atatürk mizacında bir insanın tümüyle devlet işini başkalarına bırakması kahredici sosyal determinizmdendi. Varolan sosyal “DÜZEN”e ve “HİYERARŞİ”ye kart blanş verilmezse yaşanmazdı. "O bir kuru kabadayı değildi. İnsanın kendisini boşuna harcamasından topluluğun bir şey kazanamıyacağını pek iyi anlayanlardandı." (Falih Rıfkı: Çankaya, 508) deniyor. Doğrusu bunun tersidir: Atatürk kendini yazık ki harcamıştır. Harcayışının sebebi, dilediğini yapamamasıdır. Kızkardeşi Makbule hanıma gazeteci soruyor : “Büyük Atatürk birçok işler yapmış… Acaba, bunların içinde hangisi kendisi için daha mühimdi?” Hanım, düşünmeye lüzum görmeden şu cevabı verdi : “- Hiçbirini ötekine tercih etmiyordu… Daha doğrusu onlardan hiç birini dilediği çapta kabul etmiyordu. Daha çok şeyler yapmak, daha büyük inkılâplar yaratmak niyetindeydi…" (Milliyet, 16 Kasım 1955 : Ağabeyim Mustafa Kemal no : 7). Şimdi gericilerin ağzına sakız edilen Atatürkün içkiciliğini gözönüne getirelim. Her keyif veren zehir: hayat baskısına enkonsiyan protestoda bulunmak için taksitle intihar etmektir. Atatürk’ü içki intiharına götüren içgüdü ne idi? "Daha büyük inkılâplar yaratmak niyeti"ni gerçekleştirememek baskısı. Bay Falih’in kendisi yazıyor : "Savaş ve devrim günlerinde, meseleler konuşulduğu sıralarda hiç içmez veya pek az içerdi." (Falih Rıfkı: Çankaya, 493). Demek Ata’yı içkiye sardıran şey, "Kendini boşuna harcaması" : dileğine rağmen “Daha çok şeyler” yapamıyacak ortamda kıvranmasıydı.
        Sosyal sınıf eğilimleri önünde tek kişinin trajedisiydi bu. Ne kadar ULU olursa olsun, ergeç, kişinin rolü sosyal sınıfların etkisiyle yönetiliyor yahut eziliyordu. Düşünce ve sınıfalanından iki canlı örnek :
        Atatürk ve düşünceleri : "Uzun gecelerde, arasıra bir takım düşüncelerini dikte ettirmek Atatürk’ün âdetiydi. Kalabalık arasında : "- Bunları gazetene koyarsın" derdi. Pek çok defa bu diktelerde bir "Dikişsizlik", bir "Gelişi güzellik" olduğu için, biz notları ertesi gün kaybederdik. Kendisine söylediğimizde : ”- İyi ettiniz. Zaten mesele vakit geçirmektedir.” derdi.” (Falih Rıfkı: Çankaya, 473) deniyor. Yapacak o kadar çok şeyi bulunan kimse, vakti boşuna geçirmek ister miydi? Fakat işte, sofrasında ün alan bir kapıkulu gazeteci bile, Atatürk’ün düşüncelerini sansür edebiliyordu. Atanın “Dikişsiz” sayılan düşünceleri nelermiş? Gerçekten öyle bile olsalar, onları o hâle getiren kimlerdi?
        Atatürk ve sosyal sınıf ilişkileri: Yazar soruyor : "Etrafındaki bu adam ve seviye karışıklığının sebebi ne? Bir akşam, yanındaki hanıma sofrasındaki bir dâvetliyi göstererek : "- Bu adamın ne bayağı olduğunu bilmezsiniz! " demişti. Hanım şaşırarak : " Aman Paşacığım, öyleyse, ne diye sofranıza alıyorsunuz?" demesi üzerine : "- Ha, işte… Onu da sen bilmezsin, kızım." cevabını vermişti. Bu devrin, kendisine eski komitekâri taktiklerden faydalanmak zaruretlerini duyuran hususiyetlerden gelir." (Falih Rıfkı: Çankaya, 354)… Yâni, hanımcağız insanüstü kahramanın çevresini dileğince yaratıp yokedebileceğini sanıyordu. Kahraman ise, sosyal ilişkilerden nasıl bağımsız kalınmıyacağını anlatıyordu. Kişi olarak Atatürk, bütün tiksintilerine rağmen, içine düştüğü veya içine işlemiş çevre sınıf insanlarını kontrol altına alamıyordu.” (4)

Maalesef, günümüzde yaratılan Atatürk kültü ile burada anlatılan olgu birbirini tutmamakta. Bu kültün yaratıcıları ve tabii ki Hikmet Kıvılcımlı’yı gerek hapishanelerde işkencelerden geçirerek cezalandıran, anti-komünizmi devlet politikası haline getiren ve tabii ki bu kitabı yasaklayanlar, hiç kuşkusuz Celal Bayar önderliğindeki parababaları düzeni ve onun sıkı sıkıya işbirlikçisi olan tefeci-bezirgan kalıntılardır. Hikmet Kıvılcımlı, kitapta düşmanı ve müttefiki, yıllardır uğraştığımız modernleşmenin önündeki engeli, legalite istismar sınırları içerisinde son derece determinist bir şekilde ortaya koymasına rağmen, daha örgütlü olan düşman o günlük “kışın gelecek demokrasi tehlikesini” başından savmıştı.

Bugün Kemalizm, bir değişim geçirdi. Türkiye’nin şartları dolayısıyla zamanla daha sola kaymak zorunda kaldı. Finans-kapitali en ürkütmeyecek şekilde sosyal demokrasiyi benimsedi. Daha gerici anlamda Kemalist hareketler de hala mevcut. Ancak şekli nasıl olursa olsun, finans-kapital ile oluşan sıkı bağlarından dolayı onun ideolojisini ve değişimini takip etmek zorunda kalıyor. Bunun bir benzeri CHP’de yaşanıyor. Üçüncü yolcu, innovasyoncu ve ultra emperyalist sosyal demokratlar Kuvay-i Milliyeciliği inkar edilyor ve neo-liberal politikalar yerine sistemin acılarını dindirmeye çalışan post-modernist politikalar öneriliyor. Her ne kadar üst yapıda Kemalizmin yarattığı kurumlar reddedilse de, altyapıda onun “devletçilikle” yarattığı yapılar reddedilmiyor. Diğer tarafta ise modern sosyal demokrasinin tüm çelişkilerini, sosyal şovenizmi ve “devletçiliği” benimseyenler, sosyal demokrasiyi sorguluyor ve Kemalizm’e yeni bir biçim kazandırmaya çalışıyor. Lakin görüldüğü gibi, Kemalizm kendisini yaratanların sözünden dışarı çıkmıyor. O kadar ki, ona adını veren Mustafa Kemal bile onun kurbanı oluyor.

Dolayısıyla kurtuluş için Hikmet Kıvılcımlı’nın bugün bile önemli olan değerlendirmelerinin yolunu tutmak kalıyor.

Bir M.E.L.K. kolektifi üyesi

(1) Sayının kaynağı: Şefik Hüsnü - Komintern konuşmaları ve yazıları
(2) Nurullah Ankut - 2013 yılındaki Hikmet Kıvılcımlı anma konuşması
(3) Hikmet Kıvılcımlı - Demokrasi: Türkiye Ekonomi ve Politikası Hakkında
(4) Hikmet Kıvılcımlı - Mustafa Kemal Atatürk

Tayyipgiller’deki koltuk değiş tokuşu üzerine

Arkadaşlar sordu; “Davutoğlu’nun bu yeni koltuğu üzerine bir şey yazmayacak mıyız”, diye.

Ne yazalım? Bunlar hakkında yazılmadık ne kaldı ki?

Artık bunlar hakkında yazmak sıkıntı veriyor insana. Bunların suretlerini görmeyi, seslerini duymayı içimiz kaldırmıyor. Sofra başındaysak lokmamız ağzımızda kalıyor. Sanırız pek çok insan da bizim gibidir.

Yine de birkaç satır, ne diyelim eskiden çiziktirelim, derdik, şimdi kağıt kalem devri de kapandı. Ama işte o anlamda bir şeyler yazalım.

Türkiye’de demokrasi filan yok. Zerresi yok hem de. Ortaya bir sandık konuyor, kitleler ürkütülüp sandığa doğru yönlendiriliyor, koyun sürüsünün mezbahaya gidişi gibi, gidip önüne konan belirli kağıtlardan birini zarfın içine koyup atıyor sandığa. Zavallı insanlarımız sanıyor ki, ben seçtim; özgür irademle seçim yaptım. Tabiî her seferinde de Amerika’nın Washington’dan atadığı kadro firesiz çıkıyor sandıktan.

17-25 Aralık geriz patlaması sonrasında iş artık iyice şirazesinden çıktı. Tayyipgiller adlı “suç işlemek amacıyla oluşturulmuş teşekkül”ün şefi, reisi Tayyip resmen ve alenen kabak gibi ortaya serilen yüz milyarlarca dolarlık hırsızlıklarının belgelerini, dosyalarını hasıraltı etti. Onları ortaya çıkaran polisleri “Bunlar Paralelci, bana darbe yaptılar”, diyerek tutuklattı, kendi atadığı, kendine 7 zincirle bağlı sözüm ona mahkemelerine, yargıçlarına, savcılarına.

Bu hırsızlıklarını ortaya koyan, bunlar hakkında fezleke hazırlayıp tutuklama kararları veren mahkemelerin savcılarını, yargıçlarını darmadağın etti. Tabiî mahkemelerini de ortadan kaldırdı. Görünen o ki önümüzdeki günlerde durumunu iyice sağlamlaştırdığına kani olursa, onlar hakkında da tutuklama buyrukları verecektir.

AOÇ’nin ortasında yüzlerce ağacı katlederek yaptırdığı 1000 odalı Başkanlık Köşkünü mahkemenin verdiği yürütmeyi durdurma kararına rağmen yaptırmaya devam ediyor. Hem de meydan okuyarak hukuka, mahkemelere.

Ne diyor?

“Ne yaparsanız yapın o binanın açılışını da yapacağım, oraya da gidip oturacağım.” Yani adam açıktan demiş oluyor ki; “Ben hukuk, mahkeme, şu bu iplemem. Bunların hepsi benim eteğimden aşağıdır. Bana bunların lafını filan etmeyin.”

Bildiğimiz gibi geçen 10 Ağustos’ta kitleler yine sandığa koşturuldu. Bu, yeni bir koltuğa zıpladı. Anayasanın 101’inci maddesi başta gelmek üzere Siyasi Partiler Kanununun ilgili maddeleri açıkça öbür koltuklarını terk etmesini emretmesine rağmen terk etmedi adam. Hiç oralı olmadı.

Terk et diyenlere ne dedi?

“Sen kendi işine bak”.

Yani ne diyor adam?

“Haydi yürü bakalım laga luga etme, baş ağrıtmaya yeltenme. Yaygaranı başka yerde yap.”

Şimdi bu adam, başta Anayasa olmak üzere her türlü yasaları soluk alıp su içer gibi her gün ihlal etmeyi alışkanlık haline getirmiş oluyor. Böyle olunca da kendisinin o koltuklarda oturması otomatikman boş düşer. Çünkü bu yasaları kullanarak halkı kandırmış ve o koltuklara sıçramış biridir kendisi. O yasaların hiçbirini tanımadınız mı, altınızdaki koltukları da otomatikman tanımamış ve kaybetmiş olursunuz. Bu, matematiksel bir kesinliğe sahiptir. Sözü uzatmayalım.

Ortada bir parti, hükümet, devlet yönetimi filan yok. “Çıkar amaçlı” bir suç örgütünün, bir çetenin devleti ele geçirmiş olması vardır. Devlet yerine bizi bir çete yönetmektedir şu an. Devlet dediniz mi; en faşistinden en ılımlısına kadar bir kanunu olur, bir yönetmeliği olur, bir hukuku olur. Ve onları uygulayan mahkemeleri olur. Ama şu an Türkiye’de bunların hiçbirinin geçerliliği yoktur. Sadece çete reisinin yani Tayyip’in buyruklarının geçerliliği vardır.

Tayyipgiller’in diğer elemanlarının da herhangi bir inisiyatifi, karar verme, fikir beyan etme hakkı, özgürlüğü filan yoktur. Bunların tümü çete reisinin emirlerine harfiyen uyan sıradan suçlular durumundadır. Bu durum, Tayyipgiller tâ ilk ortaya çıktığı gün de böyleydi, bugün de böyledir. 13 yıldan bu yana, bir tek adamı Tayyip’in karşısında gık diyememiştir. Emir kulu olmanın ötesinde bir davranış ortaya koyamamıştır.

Kimileri ciddi ciddi tartışıyor, Davidson’un yerine Gül gelseydi kişilik koyabilirdi, diye. Gül, 13 yıldan bu yana ne zaman kişilik koyabildi ki bundan sonra koyacak olsun… En son Danıştayın kuruluş yıldönümündeki törende gördük, Gül’ün zavallılığını, çapsızlığını. Tayyip, TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’na sokak ağzıyla giydirdikten sonra kalkıp yürüyünce ne yaptı Gül? “Tıpış tıpış” peşi sıra yürüyüp gitti. Bu, şaşırtıcı değildi bizim için. Üzücü de değildi. Bildik bir şeydi bizce. Bizim üzüldüğümüz, Danıştay Başkanı kadının da kadınlık onurunu ayaklar altına alarak Tayyip’in peşinde vagon olmasıydı. Neyse…

10 Ağustos sonrası yaşanan süreçte Gül, Tayyip karşısındaki zavallı durumundan dolayı yasal görevini yapmaya korktu.

Ne yapacaktı?

15 Ağustos günü Başbakanlığa bakacak birini atayacaktı.

Yapabildi mi?

Hayır. Çünkü Tayyip “Ben daha buradayım”, dedi. AKP Kongresini de Gül’ü saf dışı edecek şekilde tarihlendirdi. Gül buna karşı çıt çıkarabildi mi? Hayır. İşin tuhafı, Gül’ün eşi Hayrunisa Çankaya’daki resepsiyonda bir tepki ortaya koydu. Gül orada bile eşini frenledi, omuzuna vurarak. Gül’de eşinin cesaretinin ve özsaygısının yüzde biri bile yok. O bir zavallı, ABD piyonu.

Hatırlardadır yine; Tayyip’in emirlerine sadakatle uymaya çalışmasına rağmen Tayyip’e göre ağır hatalar yapanlar sadece hakaretle kurtulamıyor. Tayyip’in yüzüne asıldığı tokadının da tadına varıyor.

Eee, çete reisi, ne yapsa hakkı.

Tayyip’in tâ İstanbul Belediye Başkanlığı dönemindeki aşırdığı 1 milyar dolarlık servetin soruşturmasını yürüten namuslu Mülkiye Başmüfettişi Candan Eren ve onun hazırladığı raporu iddianameye döken savcılar Tayyip için“kalpazanlık, ihaleye fesat karıştırma, görevi kötüye kullanma, zimmet” gibi suçlamalarda bulunmakla birlikte bir de şunu diyorlardı: “Suç işlemek kastıyla teşekkül oluşturmak”.

Biz de tâ o yıllarda bunlar normal legal parti filan değil, çıkar amaçlı suç örgütü, demiştik. 17-25 Aralık soruşturmasını yürüten mahkemeler de aynı şeyi söyledi, hatırlayacağımız gibi. Bunlar başka hiçbir şey değil.

Daha önce de söylediğimiz gibi bunlara milletvekili, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı gibi sıfatlarla hitap eden, hatta sayın-mayın diyen ya korkaktır, ya gafil ya da düzenbaz… Böyle diyenler bunların suçlarına bulaşmış olurlar. Dolayısıyla da suç işlemiş, suça ortak olmuş olurlar.

Hakkını teslim edelim ve kutlayalım; dün akşam bir TV programında Eskişehir Milletvekili Süheyl Batum da nihayet “çete” dedi bunlar için. Sevindirici bir başlangıç. İnşallah arkası gelir. Başkaları da cesaretlenir, korkuyu yener.

Kim ne derse desin; biz 1920’den bu yana hep gerçekleri söyledik. En ağır işkenceler altındayken de mahkemelerde 146. maddeden yargılanıyorken de. Bundan sonra da son soluğumuzu verene dek aynı şekilde davranacağız. Tabiî genç yoldaşlarımız da yolumuzdan gidecek.

Tayyipgiller’i Meclis içindeki ve dışındaki unsurlarıyla, vurguncu Antika-Modern Parababalarıyla, velhasıl tüm takım taklavatlarıyla halkın adaletinin önüne çıkaracağız. Hiçbir suçları, hırsızlıkları, katliamları, ihanetleri gizli ve karşılıksız kalmayacak. Gelecek… O günler de gelecek… 25.08.2014

Halkın Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

Okullarımızı Artık İŞİD’ci Ortaçağcı, CIA/Amerikan İslamcıları Yönetecek!

Tayyipgiller 12 yıldır ülkemizin yeraltı ve yerüstü tüm kaynaklarını yerli ve yabancı Parababalarına peşkeş çektiler, çekmeye de devam ediyorlar. Tabiî bu soygun ve vurgundan belirli oranlarda kendi küplerini de doldurdular, dolduruyorlar. Bu küpler bugün itibariyle Karun hazinelerini çoktan aşmış durumda. Bu büyük vurgun ve soygunun boyutunu Tayyipgiller’in birinci döneminde görev yapmış ve onların ciğerini bilen Abdüllatif Şener 100 milyar dolar alarak açıklıyor. Yani iddialar dudak uçuklatan cinsten. 17 Aralık operasyonu sonrası kamyonlarla sıfırlamaya çalıştıkları paralar düşünüldüğünde Abdüllatif Şener’in doğruları söylediği anlaşılıyor.

Tayyipgiller’in bu kadar büyük soygun yapıp ve halen halktan geçerli oy alıyor olması büyük bir çelişki olarak görülebilir. Nitekim son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde üç AB-D projesi adaydan birine oy vermek zorunda kalan ve en sınangılı, en uşak olanı seçilince üzülen, çöküntü yaşayan samimi Mustafa Kemalci, laik,  antiemperyalist kesimde bu hayal kırıklığı fazlasıyla yaşandı.

Bizce ülkemizde yaşananlarda hiç de çelişki yok. Olaylara bilimsel, yani İşçi Sınıfı Bilimi ile baktığımızda, olayları oldukları gibi, olayların diliyle incelediğimizde sürecin normal ve gerçek olduğunu görürüz. Birinci Kuvayimilliye zaferi ile kazanılanlar, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası Batılı Emperyalist kampın tercih edilmesi ile bir bir yok edildi. Bugün yaşadıklarımız bunun doğal sonucundan başka bir şey değildir. 1945 yılından itibaren ABD ile yapılan ikili antlaşmalarla süreç bugüne geldi. 27 Aralık 1949 tarihinde ABD ile “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma” ile Milli Eğitim çökertilmiş, milli olmaktan çıkartılmıştı zaten. Devamında 1952 yılında katliam, soykırım örgütü NATO’ya girildi ve artık Türkiye’nin ekonomisi de politikası da ve en acıklısı Birinci Kuvayimilliye’ye öncülük eden Mustafa Kemal’in Ordusu’nun yönetimi NATO aracılığıyla katliamcı Amerikan Generallerine verildi. Bu ikili anlaşmalar ve ABD’nin Sovyetleri çökertmek için uygulamaya koyduğu “Yeşil Kuşak Projesi” hayata geçirilmeye başlandı. O nedenle bugün yaşanan bizim için sürpriz de değil, yaşananlarda çelişkili bir durum da yok.

Bugün artık başlıkta da ifadesini bulan gerçekle karşı karşıyayız. Bilindiği gibi, Tayyipgiller TBMM’den 01.03.2014 tarihinde “Milli Eğitim Temel Kanunu İle Bazı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”u çıkarmışlardı. Bu kanun ile 4 yıl görev süresini dolduran tüm okul yöneticilerinin görevden alınması öngörülmekteydi. Daha sonra 10 Haziran 2014 gün ve 29026 sayılı Resmi Gazetede “Milli Eğitim Bakanlığına Bağlı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Görevlendirilmelerine İlişkin Yönetmelik” yayımlanmıştı. Bu yönetmelikte de yeni yöneticilerin hangi kriterlere göre yapılacağı açıklanmıştı. Yönetmeliğin ayrıntısına fazla girmek sıkıcı olabilir, ancak yönetmelik kendi meşreplerine uygun, yandaş, yalaka, hırsız, liyakatsiz kişileri bulup atamanın yol ve yöntemlerini açıklamaktadır.

Yönetmeliğin ekinde yayımlanan “EK-1 Görev Süresi Uzatılacak Eğitim Kurumu Müdürleri İçin Değerlendirme Formu”na göre yöneticilerin 100 üzerinden en az 75 puan almaları gerektiği kurala bağlanmıştı.

Değerlendirme formuna göre, ilçe milli eğitim müdürü ile şube müdürleri, yöneticilere 100 üzerinden toplamda en az 60 puan vererek tek belirleyen olmuştur. Öğrenci Meclisi bulunmayan veya bulunmakla birlikte Öğrenci Meclisi Başkanı değerlendirme yapabilme ehliyetine sahip olmayan öğrencilerin eğitim gördüğü eğitim kurumu (anaokulu, ilkokul ve zihin engelliler özel eğitim kurumu) müdürlerinin değerlendirmesinde ilçe milli eğitim müdürü ile şube müdürleri 100 üzerinden toplamda 65 puan; Okul Aile Birliği ile Öğrenci Meclisi bulunmayan eğitim kurumu müdürlerinin değerlendirmesinde, ilçe milli eğitim müdürü ile şube müdürleri 100 üzerinden toplamda 70 puan; öğretmeni, okul aile birliği ve öğrencisi bulunmayan eğitim kurumu müdürlerinin değerlendirmesinde, ilçe milli eğitim müdürü ile şube müdürleri 100 üzerinden toplamda 100 puan verecektir.

Kaldı ki yönetmelikte, en kıdemli ve en kıdemsiz öğretmenin okul müdürü ile en az altı ay çalışmış olması gerektiğine ilişkin bir kurala yer verildiği halde, ilçe milli eğitim müdürü ile şube müdürleri için böyle bir süre koşulu konulmamıştır. Dolayısıyla şube müdürü hiç tanımadığı ve birlikte çalışmadığı bir kişiyi yönetici olarak atamış oluyor.

21 Ağustos 2014 tarihinde bu yönetmeliğe göre atanan yöneticiler belirlendi. Böylece Türkiye tarihinde yeni bir idareci ve öğretmen kıyımı ile karşı karşıya kaldık. Bu atamalar göstermiştir ki artık bırakalım laik, bilimsel eğitimi savunan devrimci yöneticiyi, sade, samimi Kur’an ve Hz. Muhammed İslamını benimseyen bir yönetici bile bırakılmayacaktır. Artık yöneticilerin neredeyse tamamı CIA/Amerikan İslamını, başka bir anlatımla Yezit İslamını benimseyen kişilerden meydana gelecektir.

Elbette ki okul yöneticilerinin çalıştıkları birimleri emekliliklerine kadar işgal etmeleri gerekmemektedir. Yöneticilerin yer değiştirmeleri saf haliyle karşı çıkılacak bir durum değildir. Nitekim Batılı ülkelerde de bu tür yer değiştirmeler yapılmaktadır. Ancak bu yer değiştirmeler bilimsel bir eğitimin ihtiyaçlarına, eksikliklerine cevap vermek üzere, yine bilimsel yöntemlerle ve eğitim emekçilerini mağdur etmeden gerçekleştirilmelidir.

Oysa Tayyipgiller’in bilimsel eğitim gibi bir dertleri yoktur ve iktidarları boyunca hiç olmamıştır. Onların tek bir derdi vardır: Bir ahtapot gibi sardıkları devlet mekanizmasının her bir hücresine kendi kadrolarını yerleştirmek.

Bu atamalarla Tayyipgiller, zaten kuşa çevirdikleri eğitim sistemimize ağır bir darbe daha indirmektedir.

Bu atamalarla;

Birincisi; eğitim sistemimizin biçimini değiştirmektedirler. Hayata geçirdikleri diğer uygulamalarla birlikte bu atamalar da normal okulların yerine, Ortaçağcı müritler yetiştiren İmam-Hatip Liselerinin ve benzeri gericilik yuvalarının geçmesi yönünde atılan bir adımdır.

İkincisi; eğitim sistemimizin içeriğini değiştirmektedirler. Zaten Ortaçağcı dogmalarla doldurdukları eğitim müfredatını, yaptıkları yönetici atamalarıyla iyice Ortaçağcı hale getirip okullarımızda uygulanmasını garanti altına almaktadırlar.

Üçüncüsü; eğitim sistemimiz içerisinde yer alan kadroları tamamen değiştirmektedirler. Kendine sendika süsü vermiş olan, iktidarın emireri konumundaki Ortaçağcı Eğitim Bir-Sen’in kadrolarını en stratejik yerlere yerleştirmekte ve eğitime dair her şeyi kendileri belirlemektedirler. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi ilerici değerlere sahip çıkan bütün eğitim emekçilerini tasfiye etmeye yönelik adımlar atmaktadırlar.

Tayyipgiller’in başı Deniz Feneri savcısının ifade ettiği gibi “Hırsızlar İmparatoru”dur. Dolayısıyla böyle başa ona uygun kollar gerekir, başın gittiği yoldan giden ve onun verdiği emirleri uygulayan zombiler gerekir.

Partimiz ısrarlı ve kararlı mücadelesiyle bunları takip ediyor, açtığı davalarda kayıt altına alıyor. Seçim bildirgemizde de ifade edildiği gibi nereye giderlerse gitsinler, nereye çıkarlarsa çıksınlar, nereye atanırlarsa atansınlar çelik bilezik ile tanışacaklar. Tarihe de; hırsız, katil, hain ve ABD uşağı olarak geçecekler. 23.08.2014

Kurtuluş Partili Eğitim Emekçileri

Hikmet Kıvılcımlı - Egemen Güçler Yeni Oyunlar Peşinde: “REFORM” ATI!..

Sosyalist - 30 Mart 1971

         Nihat Erim kabinesi nihayet ilân edildi. Ve bir hafta içinde programını açıklayacak. Burjuva basınının ortalığı toza dumana katan sansasyonlanndan, birtakım sözümona "devrimci"yazarların ileri - geri spekülâsyonlarından kurtularak meseleye serinkanlı olarak baktığımızda şunları görüyoruz. 
         12 MART MUHTIRASINI KİMLER VERDİRDİ? 
         12 Mart’da kuvvet komutanlarının muhtıra girişiminde başlıca rolü radikâl subaylar oynamışlardı. Hatırlarsak, muhtıra, mevcut bunalımdan A.P. iktidarını ve parlâmentoyu suçlu buluyor ve reformların yapılması gereğini ağırlıkla işliyordu. 
         Finans - Kapital ile Tefeci - Bezirgân - hacıağa ittifakının politik iktidar kadrosu olan AP ile egemen sınıfların yedek kadroları durumundaki diğer burjuva partilerinin el birliğiyle teşkil ettikleri tutucu parlamento koalisyonu bertaraf ediliyordu. 
         FİNANS-KAPİTALİN OYUNLARI 
         Radikal ve reformist unsurların tabandan gelen baskısıyla gerçekleşen 12 Mart girişimi, şüphesiz ki Finans-Kapitali telâşa düşürüverdi. Ve muhtıradan sonra Ankara’da yoğun bir mücadele geçmeye başladı. 
         İlk olarak, Cumhurbaşkanını ziyarete giden "Komuta Konseyine", Jandarma Komutanı da dahil edildi. Oysa muhtıraya imza verenler arasında Jandarma Komutanı bulunmuyordu. 
         Daha sonra Cevdet Sunay bir mesaj yayınladı. Bu mesaj ile muhtıra arasında derin ayrılıklar vardı. Birincisi, muhtıra doğrudan doğruya AP’yi ve parlamentoyu hedef aldığı halde, mesaj"aşırı uçları" hedef almaktaydı. Aşırı uçlar deyimi egemen sınıfların son yıllarda yarattığı bir terim olup, gerçekte sosyalizm düşmanlığının lisan-ı münasiple ifadesinden başka birşey değildir. 
         Gene aynı mesajda ülkede hiç bir görüş ayrılığına müsamaha gösterilmeyeceği şeklinde sert tehditler yer alıyordu. 
         Finans - Kapital ilk günden itibaren bir oylama ve vakit kazanma taktiğine girmişti. Nitekim, Cumhurbaşkanı bir haftalık bir program ilân ederek daha ileri girişimleri geciktirme, önleme yoluna gitmişti. 
         Cumhurbaşkanı birtakım politikacılarla görüşürken, perde arkasında Finans - Kapital ajanları ile yurtsever subaylar arasında kıyasıya bir mücadele sürüyordu. 
         Sunay’ın mesajından sonra burjuva çevreleri ve partileri rahat bir nefes aldılar. Demek ki Finans - Kapital "vaziyete hâkim oluyordu". Sonra burjuva borazanları yavaş yavaş seslerini yükseltmeğe başladılar. 
         KARŞI - HAREKET 
         Bütün bu olaylar sırasında bir gece ansızın karşı-hareket düzenlendi. Çeşitli kilit noktalarında bulunan - ve aralarında generallerin de yer aldığı - 300’e yakın subay bir gece içinde enterne edildi. Bunlardan bir kısmı emekliye sevkedildi, büyük çoğunluğu ise çeşitli birliklere tâyin edildiler. 
         Böylelikle Finans-Kapital dunıma - şimdilik - hâkim oluyor. Hürriyet gazetesinde MİT tarafından kaleme alınan bir yazı yayınlatarak tasfiye edilen subayların bir komünist darbeye hazırlandıklarını söyleyip çeşitli şartlanmalar içindeki kitleler gözünde onları yıpratmaya çalışıyordu. 
         VE NİHAT ERİM… 
         Nihayet Başbakan adayı olarak Nihat Erim’e görev verildi. Ankara’daki söylentilere göre Nihat Erim’le ilk teması Metin Toker kurmuştur. Toker’in kime hizmet ettiğini sosyalist kadrolarımız çok iyi bildiğinden, bu konuda fazlaca bir şey söylemeye gerek görmüyoruz. 
         HANGİ REFORM KABİNESİ? 
         Kabinede, eskiden İsmet Paşa tarafindan Plânlama Teşkilâtından uzaklaştırılan ve o zamanlar reformist - hatta radikal - olarak bilinen bazı elemanlar var. Gene kabinede bir zamanlar"millî petrol" dâvâsını savunan bir bakan var. 
         Bunlar fazla önem taşımaz. Her şeyden önce, işçi sınıfı devrimcileri küçük burjuva ilericilerinin genellikle tutarsız bir çizgide bir sağa bir sola yalpaladığını bilirler. Bu nedenle, bir zamanlar radikâl olan sözkonusu unsurlar, zamanla sağa açılmış olabilirler. Eskiden yurtsever ve ilerici olarak bilinen bu bakanların bugünkü çizgilerini önümüzdeki dönemde kendi tutumları belli edecektir. 
         Kabinedeki bir kaç "ilerici" bakan dışında kalan isimler, genellikle tutucu kimselerdir, burjuvazinin temsilcileridir. 
         Dolayısiyle bu kabineyi gerçek bir reform kabinesi olarak göremeyiz. 
         SÖZDE REFORMLAR . 
         Yetkililer toprak reformunun, eğitim ve vergi reformlarının yapılacağını söylemektedirler. 
         Toprak ağalarıyla ittifakını sürdüren Finans - Kapitalin ciddî bir toprak refomıu yapacağını düşünmek iyimserlik olur. 
         Girişilecek vergi reformu ise Finans - Kapitalistlerin çıkarlarına dokunmayacak düzeyde kalacaktır. Ya da vergi düzenlemesi, kâğıt üzerinde mâli sermayeye zarar verir gibi görünse bile, pratikte rüşvet - tehdit yoluyla işlemez olacaktır. 
         Köklü alt yapı dönüşümleri yapılmadan girişilecek üst yapı reformlannın ise, asla kök salmayacağını biliyoruz. 
         Bu nedenle reformlardan fazla birşeyler ummamak gerekir. 
         Ekonomik bakımdan atılacak adımlar, tekelleşmenin artması, oligarşinin güçlenip, çekişmesi doğrultusunda olacaktır. 
         DEMOKRATİK MÜCADELEDE GERİLEMEYECEĞİZ 
         Reform yapıyorum teraneleri ile radikâl küçük burjuvaziyi bir süre için nötralize etmeyi amaçlayan egemen sınıflar, bu arada sınıf mücadelesine ve devrimci hareketimize karşı tedbirler alacaklardır. Anarşiyi önlüyoruz, huzuru getiriyoruz diyerek sosyalist mücadeleye karşı adım adım ve yeni yeni baskı usülleri uygulayacaklardır. İşçı sınıfinın artı-değerine istedikleri oranda el koymak için zamanla proletaryanın ekonomik - demokratik haklarını kısıtlayıcı tedbirlere başvuracaklardır. 
         GÖREVLERİMİZ 
         Egemen sınıfların yönetmekten âciz kaldıkları böyle bunalım dönemlerinde, işçi sınıfı öncülüğündeki örgütlü emekçi sınıflar -eğer devrimin med dönemi gelmemişse- egemen sınıflardan hiç olmazsa tavizler koparabilirler. Ne var ki, hâlihazırda emekçi sınıflar yeterince örgütlü ve bilinçli olmadıkları için, önemli ekonomik ve demokratik tâvizler koparma olanağımız yetersizdir. Zaten böyle taviz koparılarak ciddî sonuçlar elde edilemez. Devrimcilık ya heptir, ya hiçtir. 
         Şu hâlde her şeyden önce sahip olduğumuz demokratik hakları korumak, daha ileri demokratik haklar elde etmek için çalışmak öncelikli görevlerimiz arasındadır. 
         Bunun yanısıra, asgarî proğramımız olan bankacılık, dış ticaret ve sigortacılığın, diğer büyük şirketlerin millîleştirilmesi taleplerimızi öne süreceğiz. Burjuva iktidarının bunu yapamayacağını bildiğimiz hâlde taleplerimizde ısrar edeceğiz. Girişilecek reformların göstermelik olduğunu bilimsel olarak sergileyerek birtakım uyutmacaları önleyeceğiz. Bu bizler için bir propaganda ajitasyon ve örgütlenme yönelişidir. Reform kavramının emekçi kitlelerce benimsenmeye başlayacağı bu dönemde, kendi programımızı ısrarla ve etraflıca anlatacağız. Yapacakları toprak reformunun niçin geçerli olmayacağını, köylünün dertlerini çözmeyeceğini anlatacağız. Diğer reformların göstermelik nitelığini tüm halk kitlelerine sergileyeceğiz. 
         İŞÇİ SINIFI PARTİSİ 
         Ve tüm çalışmalarımızı, eylemlerimizi işçi sınıfının bağımsız merkezî partisini, yeni birikimler ve imkânlarla reorganize etmek noktasında yoğunlaştıracağız. 
         Başarılı mücadele ancak ve ancak PROLETARYA PARTİSİ önderliğinde verilebilir. 
         Birinci derecede hayatî görevimiz: İşçi sınıfı içinde kök salmış olan ve devrimci mücadelenin önderliğini ele alacak nitelikteki öncü müfrezeyi yaratmaktır. 
         Örgütlü olabildiğimiz oranda egemen sınıfların baskı ve tehakkümünü önleyebileceğiz. Örgütlü olabildiğimiz ölçüde sosyalist hareketi daha ileri düzeylere ve başarılara ulaştıracağız. Örgütlülüğün birinci şartı ise İşçi sınıfının öncü müfrezesini yaratmaktır. 
         Şu hâlde, var gücümüzle işçi sınıfı ve diğer emekçi kitlelerin örgütlenmesi için seferber olalım.

To Tumblr, Love Pixel Union