Now Playing Tracks

HKP’den asansör katliamıyla ilgili suç duyurusu

İSTANBUL CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NA

SUÇ DUYURUSUNDA

BULUNAN……………….:Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkanlığı

Karanfil Sokak No:24/15 Kızılay/ANKARA

VEKİLLERİ………..: Av. Orhan ÖZER, Av. Metin BAYYAR, Av. Ayhan ERKAN, Av. Ali Serdar ÇINGI, Av. Tacettin ÇOLAK, Av. Sait KIRAN, Av. Ayça ALPEL, Av. Halil AĞIRGÖL, Av. Pınar AKBİNA, Av. Doğan ERKAN

Ş Ü P H E L İ L E R….…..:

1- Recep Tayyip Erdoğan

2- Ahmet DAVUTOĞLU

3- Faruk ÇELİK

4- İdris GÜLLÜCE

5- Kasım ÖZER

6- Yaşar GÜVENÇ

7- Aziz TORUN (Torunlar Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş. Bşk.)

Rüzgarlıbahçe Mahallesi Selvi Çıkmazı No: 4 34805 Beykoz/İstanbul

8- Torunlar A.Ş.’nin suça karıştığı tespit edilecek yöneticileri ve yetkilileri

9- GEDA Major Firması yetkilileri (Şemsettin Günaltan Cad. N: 224 A Blok D: 5 Tüccarbaşı- Erenköy/İST.)

10- Aykut AKSU (NCA Nitelikli Cevaplar Akademisi İş Sağlığı Güvenliği Eğitim Çevre Mühendislik ve Danışmanlık Hiz. A. Ş. Yönetim Kurulu Bşk.) ve şirketin iş cinayetinden sorumlu diğer yetkilileri – Gayrettepe Mah. Yıldız Posta Cd. No:18/b Beşiktaş/İstanbul

11- Mehmet Ergün Turan (T.C. Başbakanlık Toplu Konut İdaresi (TOKİ) Başkanı)

12- Suça karıştığı tespit edilecek diğer tüm yetkililer

S U Ç……………………:

1)TCK 220 (Çıkar amaçlı suç örgütü kurmak)

2)TCK 83/1-2 (Kasten Öldürmenin İhmali Davranışla İşlenmesi)

3)TCK 257 (Görevi Kötüye Kullanma)

4)TCK 87/1-2-4 (Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Yaralama)

5)TCK 170 (Genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması)

6)TCK 86/1 (Kasten Yaralama)

7)TCK 251 (Denetim Görevinin İhmali)

İHBAR VE BEYANLARIMIZ:

6 Eylül 2014 günü akşam saat 20.00 sıralarında Mecidiyeköy’deki Ali Sami Yen Stadı’nın yerine yapılan TORUNLAR’a ait rezidans inşaatında asansörün düşmesi yüzünden 10 işçi hayatını kaybetti.

Bu bir iş kazası değil, şikayet olunanların daha çabuk daha çok para kazanma ve vurgun yapma uğruna, gözü dönmüşçe bir soygun uğruna davetiye çıkardıkları, bağıra bağıra gelen büyük bir iş cinayetidir. Cinayet, 36 kat yüksekliğindeki inşaatın 22. katında bulunan asansörün büyük bir gürültüyle zemine çakılmasıyla işlendi.

TORUNLAR’a ait aynı Rezidans inşaatında 9 Nisan’daki iş cinayetinde de bir işçi hayatını kaybetmişti. 23 Ağustos tarihinde ise yangın çıkmıştı.

NEDEN BU BİR İŞ KAZASI DEĞİL BİR CİNAYETTİR?

Projenin TOKİ onaylı olması nedeniyle okul ve hastane binalarıyla bir sayılmış, bu nedenle de ‘Yapı Denetim Kanunu’ kapsamı dışında bırakılmıştır. Bu tür binaları TOKİ kendi denetlemektedir. TOKİ’nin de ne kadar denetlediği ortadadır. Amaç denetim filan değil vurgun olunca da bu iş cinayetleri kaçınılmaz olmaktadır.

Aynı projeye Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü de rezidans yapımında 24 saat çalışılabilmesi için “kamu yararınadır” onayı vermiştir. Gün 24 saat çalışmada ise kaza yapma olasılığının normal mesaiye göre çok daha fazla olduğu aleni bir gerçekliktir. Şikayet olunanlar rezidansı bir an önce bitirip paraya çevirmek, paraları da kasalara, ayakkabı kutularına akıtmak için 24 saat çalışma temposunu yasal kılıfa uydurmuşlardır.

Çıkardıkları torba “Yasalarla” yasal mevzuatı çorbaya çeviren şikâyet olunan erkânı devlet de, can güvenliğini hiçe sayan bu suçlular yasaları dolanma imkânı verdikleri için iş cinayetlerinden birinci derecede sorumludurlar.

Ayrıca Çalışma Bakanlığı Müfettişleri cinayet öncesi yaptığı incelemelerde bir çok önemli eksiklikler saptamış, bu eksikliklerin giderilmesini sağlatmak yerine 5.600-TL gibi komik bir ceza kesilmiştir TORUNLAR’a. Bu ceza mıdır, ödül müdür? Bu cinayete davetiye çıkartmak değil midir?

Gene, 24 saat çalışma temposu nedeniyle Torunlar rezidansta asansörlerin sık arızalandığı, arıza nedeniyle çoğu zaman tek asansöre aşırı yük bindiği şeklindeki iddialar da bizzat işyerinde çalışanların anlatımlarından basında bolca yer almıştır. Örneğin: “Asansör firması Geda Major Limitad yetkilisi Al Jazeera’ye yaptığı açıklamada 5 ay önce beton blok düşmesi üzerine bu asansörün paramparça olduğunu ve tamamen yenilendiğini, inşaatta diğer asansörün arıza sebebiyle devre dışı olduğunu söyledi” (Cumhuriyet Gazetesi 09/09/2014 sf.5)

İş cinayetine böylesine aleni zemin hazırlandığı İnşaat Mühendisleri Odası, Elektrik Mühendisleri Odası, İstanbul Barosu gibi uzman meslek örgütlerince tespit ve teşhir edilmiş ve tüm medyada yazılıp çizilmiştir.

Birkaç örnek verirsek:

  • 9 Eylül 2014 Cumhuriyet Gazetesi (5. Sayfa);

“İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı Nevzat Ersan, Türkiye’de kamu yatırımlarının ve TOKİ’nin ‘Yapı Denetim Kanunu’ kapsamında olmadığına dikkat çekti(…) “TOKİ’nin kendi denetimi var ve bu denetim yetersiz” diyen Ersan, “rezidansı da kendileri denetlediler. Yanı kendileri çalıp kendileri oynuyorlar. Neden özel inşaatlar kanun kapsamındayken, kamu ve TOKİ inşaatlarının kapsam dışında olduğu sorgulanmalı” dedi.

“Ersan, Çevre ve Şehircilik il Müdürlüğü’nün ‘24 saat çalışma kamu yararına’ kararına ilişken olarak da ‘kaza yapma olasılığı, normal mesaiye göre daha çoktur. Normal mesai saatleri dışında çalışmamak özellikle hayati riski olan işlerde çık önemlidir. Rezidansı yetiştirip bir an önce paraya dönüştürmek istiyorlar. Bu nedenle ‘kamu yararı’ndan ‘paranın hemen kasaya girmesi’ anlamı çıkıyor. Bu insanlara hizmet edecek bir yapı değil, bir konut. Kılıf uydurmaya çalışmışlar ve kamu yararı ilkesini kullanmışlar’ diye konuştu.

  • İstanbul Barosu 09.2014 tarihli basın açıklaması;

“TOKİ ile hâsılat paylaşımlı olarak yapılan inşaat, birçok kez açılan davalar, mahkemelerce verilen fakat uygulanmayan İptal kararları ile gündeme gelmiştir. TOKİ tarafından hazırlanan plan tadilatının, hukuka aykırı olduğu ve telafisi olanaksız zararlara sebep olacağı mahkemelerce tespit edilmesine karşın idare, yapılan değişiklikler yoluyla bu davaları konusuz bırakmış ve hukuk kullanılarak ruhsatı onaylanan yapının inşaatı başlatılmıştır
Yapının bir an önce tamamlanarak; satışından elde edilecek gelirin paylaşılmasının ‘kamu yararı’ olarak görülmesi anlaşılabilir değildir. Haziran ayında İstanbul Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından inşaatta faaliyetin geceleri de sürmesine izin verildiği ise yaşanan bu facia ile ortaya çıkmıştır. Belirli kişilerin ticari faaliyetlerinden azami kar etmeleri için sağlanan olanaklar için Kamu Yararı tanımlaması ise tam bir hukuksuzluk ifadesidir. Kamu menfaatini korumakla görevli makamlar sadece belirli kişi/kurumların çıkarını korumaktadır.

Sadece 2014 yılının 8 ay’ında 1270 işçi hayatını kaybetmiştir. Ülkemiz, İş cinayetlerinde Avrupa 1’incisi ve dünya 3’üncüsü olmuştur.

“Çalışma Bakanlığı müfettişleri olayın yaşandığı inşaatı kontrol etmişler, birçok eksik bulmuşlar ancak bakanlık sadece yapı sahibine 5 bin 600.- TL para cezası vermekle yetinmiştir. Mecidiyeköy asansör Faciası, işveren tarafından sektörün doğasında olan kaza olarak ifade edilmektedir. Geçtiğimiz aylarda yaşanan Soma faciasının da işin Fıtratı olarak tanımlandığını hatırlatmak isteriz.
Ulusal yasalarımız, işçi sağlığını korumada yetersiz olsa da, AİHM işçi sağlığı ve iş güvenliğini açıkça yaşam hakkının kapsamı içinde değerlendirmektedir. iş güvenliği, işçi sağlığı ve iş kazaları gibi konularda özel kişilerden kaynaklansa dahi yaşam hakkı sorumluluğunun devlete ait olduğunu belirlemiştir. İstanbul Barosu Çevre Kent Hukuku Komisyonu”

Elektrik Mühendisleri Odası verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 350 bin asansörün bulunmaktadır. Makine Mühendisleri Odası ile birlikte yapılan denetimlerle 2012’ye kadar bu asansörlerin yüzde 7,5’i kontrol edilmiş, bu kontrollere göre de asansörlerin yüzde 70’inin kullanım açısından “tehlikeli” olduğu anlaşılmıştır.

Bu tablo da vatandaşlarının yaşam hakkından birinci derecede sorumlu olan devletin ne kadar vurdumduymaz olduğunu, 2014 yılının 8 ay’ında 1270 işçi hayatını kaybetmesinden, Ülkemizin, İş cinayetlerinde Avrupa birincisi ve dünya üçüncüsü olmasından birinci derecede suçlu olduğunu göstermektedir.

TORUNLAR, R.T.ERDOĞAN+AKP, NCA (Nitelikli Cevaplar Akademisi) İLİŞKİLERİ

İnternet gazetesi Aktif Haber’e göre:

İnternet gazetesi Aktif Haber’e göre:

“Toptancılıkla uğraşan ve daha sonra gıda pazarlamacılığı işine giren, yıllarca gıda sektöründe varlık gösteren Torunlar, 1980’li yılların ikinci yarısında inşaat sektöründe yapsatçılığa başladı. 2005’ten itibaren ise “Yürü ya kulum” denilen firmalardan oldu.

“Torunlar Gıda’nın sahibi Aziz Torun, İstanbul İmam Hatip Lisesinden Recep Tayyip Erdoğan’ın, İktisat Fakültesinden ise Abdullah Gül’ün okul arkadaşı.

“Kendi internet sitelerindeki bu yılın ilk 6 ayında net karını tam tamına yüzde 965 oranında artırdığını, satışlarını ise geçen yıla göre yüzde 372 yükselttiklerini açıklamışlardır.” (Aktif haber 07/02/014)

İnternet gazetesi T24’e göre de:

“Toptancılıkla uğraşan ve daha sonra gıda pazarlamacılığı işine giren Torunlar Gıda’nın sahibi Aziz Torun, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın arkadaşı. AKP iktidarı döneminde yıldızı parlayan firmalar arasında yer alan Torunlar Gıda’nın sahibi Aziz Torun, bu yıl ilk defa Forbes 100 listesine adını yazdıranlar arasında yer aldı. Aziz Torun, kardeşi Mehmet Torun’la birlikte 800 milyon dolarlık serveti yönetiyor. Özelleştirmeler, TMSF ihalelerinde sıklıkla gördüğümüz şirket, AKP’nin yardım olarak dağıttığı makarna, un, şeker gibi gıda maddelerinin satın alındığı şirket olarak da ön plana çıkmıştı.” (T24 23/03/2010)

Torunlarla ilgili benzer haberler, Ali Sami Yen stadı arsasının ihalesi gibi büyük ihalelerin kendilerine verilmesinde AKP iktidarı döneminde nasıl “yardımcı” olunduğuna ilişkin haberler hemen hemen tüm medyada yer almıştır.

Cumhuriyet Gazetesi’ne göre:

“Soma’da 301 madencinin yaşamını yitirdiği maden ocağını işleten Soma Grubu ‘nu da denetlediği belirtilen Nitelikli Cevaplar Akademisi’nin (NCA) … internet sitesindeki referans listesinde hizmet verilen firmalar arasında Torunlar Holding de bulunuyordu. Kazanın ardından hem listede hem Torunlar Gurubu’nun hem de Soma Grubu’nun adı çıkarıldı.”(Cumhuriyet G. 9.09.2014 Sf. 5)

13.05.2014 tarihindeki Soma katliamının sorumlarından NCA Nitelikli Cevaplar Akademisi İş Sağlığı Güvenliği Eğitim Çevre Mühendislik ve Danışmanlık Hiz. A. Ş. aradan daha dört ay geçmeden bir iş cinayetine daha imza atıyor.

Her iki iş cinayetindeki benzer sorumsuzluklar cinayetlerin yaşandığı işyerleri sahiplerinin AKP’lilerle ve R.T. Erdoğan’la ilişkileri, AKP iktidarınca bu şirketlerin iş güvenliği ve işçi sağlığına aykırı faaliyetlerine göz yumulması, seçimlerin arifesinde AKP’nin dağıtığı gıda yardımı paketlerinin ve kömürlerin bu şirketlerden sağlanıyor olması, 17 Aralık 2014 de ortaya çıkan Tayyip, AKP’li Bakanlar ve oğulları ile işadamları arasında dönen yolsuzluk iddiaları, Torunlar’a ait rezidanstaki işçi cinayetini işleyen şikayet olunanlar arasında bu illiyet bağları, reddedilemez maddi deliller, çıkar amaçlı suç örgütü oluşturulduğuna ilişkin ciddi kuşkular doğuruyor.

Umarız ki, bize göre kıyaslanamayacak ölçüde imkana sahip olan Cumhuriyet Savcılığı makamı ve bağlı kolluk birimleri böylesine ciddi kuşkuları aydınlatabilmek için şikayet olunanlar hakkında soruşturma başlatarak, şikayet olunanların isnat edilen suçlardan yargılanmalarını sağlayacaktır.

1.8.1999 tarih ve 23773 Sayılı Resmi Gazete de yayımlanan 4422 Kanun No’lu “ÇIKAR AMAÇLI SUÇ ÖRGÜTLERİYLE MÜCADELE KANUNU” madde 1.’e göre:

“suç işlemek amacıyla örgüt kurma” başlıklı TCK m. 220’ye göre;

Doğrudan veya dolaylı biçimde bir kurumun, kuruluşun veya teşebbüsün yönetim ve denetimini ele geçirmek, kamu hizmetlerinde, basın ve yayın kuruluşları üzerinde, ihale, imtiyaz ve ruhsat işlemlerinde nüfuz ve denetim elde etmek, ekonomik faaliyetlerde kartel ve tröst yaratmak, madde ve eşyanın azalmasını ve darlığını, fiyatların düşmesini veya artmasını temin etmek, kendilerine veya başkalarına haksız çıkar sağlamak, seçimlerde oy elde etmek veya seçimleri engellemek maksadıyla zor veya tehdit uygulamak veya kişileri kendilerine tâbi kılmaya zorlamak veya mensupları arasında her ne suretle olursa olsun açık veya gizli işbirliği yapmak suretiyle yıldırmaveya korkutma veya sindirme gücünü kullanarak suç işlemek için örgüt kuranlara veya örgütü yönetenlere veya örgüt adına faaliyette bulunanlara veya bilerek hizmet yüklenenlere sadece bu nedenle üç yıldan altı yıla kadar; örgüte üye olanlara iki yıldan dört yıla kadar ağır hapis cezası verilir.

Suç faili, memur veya kamu hizmetiyle görevli kimse ise yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza, yarıdan bir katına kadar artırılır.

Yukarıda anılan kanun maddesine göre; olayımızda şikâyet olunanların bir kısmı devletin yönetimini ele geçirmişlerdir zaten ve bu yolla kamu hizmetlerinde, basın ve yayın kuruluşları üzerinde, ihale, imtiyaz ve ruhsat işlemlerinde nüfuz ve denetim elde etmiş, Torunlar gibi ekonomik faaliyetlerde kartel ve tröst yaratmışlar; kendilerine veya başkalarına haksız çıkar sağlamışlar, Torunların gıda malzemelinden oluşan paketleri dağıtarak, seçimlerde oy elde etmek maksadıyla kişileri kendilerine tâbi kılmaya zorlamış veya mensupları arasında her ne suretle olursa olsun açık veya gizli işbirliği yapmak suretiyle yıldırma veya korkutma veya sindirme gücünü kullanmışlardır.

Bu nedenle Recep Tayyip Erdoğan ve tüm şikâyet olunanların anılan TCK hükümlerine muhalefet etmekten anılan kanun maddelerinden yargılanmaları gerekmektedir.

Ayrıca yukarıda açıkladığımız, iş cinayetinin yaşandığı işyerinde

– denetim yapmayarak;

– denetim yapmamak için yapılan rezidansı okul ve hastane binalarıyla bir sayarak‘Yapı Denetim Kanunu’ kapsamı dışında bırakarak;

- rezidans yapımında 24 saat çalışılabilmesi için “kamu yararınadır” onayı vererek iş cinayeti olasılığını arttırarak;

– usulüne uygun denetimler yapmayarak,

– yapılan denetimlerde ortaya çıkan eksiklikleri gidermeyerek,

– asansörün arızalı olduğunu bile bile çalıştırarak, çalıştırılmasına engel olmayarak

- YAŞAM HAKKI SORUMLULUĞU DEVLETE AİT olması nedeniyle, iş cinayetine davetiye çıkartan yukarıda sayılan kasıtlı, kusurlu bütün davranışları, ihmalleri bilen, bilmesi gereken, ötesinde “yasal düzenlemelerle” bu davranışların önünü açarak bu cinayete ortak olarak;

TCK 83/1-2 (Kasten Öldürmenin İhmali Davranışla İşlenmesi); TCK 257 (Görevi Kötüye Kullanma); TCK 87/1-2-4 (Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Yaralama); TCK 170 (Genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması); TCK 86/1 (Kasten Yaralama); TCK 251 (Denetim Görevinin İhmali) suçları nedeniyle tüm şüphelilerin yargılanmaları, başta hayatını kaybeden işçi kardeşlerimizin yakınları gelmek üzere namuslu, onurlu, dürüst vatandaşlarımızın olaydan duydukları üzüntüyü bir nebze de olsa dindirecek; günden güne artan iş cinayetlerini belki biraz azaltacaktır.

Dünyanın neresinde olursa olsun böyle bir iş cinayeti karşısında sorumlular derhal istifa ederdi. Ancak bizde ne yazık ki sorumlular peş peşe iş cinayetleriyle halka karşı suç işlemekte, işledikleri suçlardan pişmanlık duymak bir yana, suçu örtmek için halen halkımıza, cinayeti protesto eden işçilere ve duyarlı insanlara tomayla, tazyikli, gazlı suyla, gaz bombalarıyla saldırmakta, cinayete tepki gösteren işçileri işten atmaktadırlar.

Yukarıda yaptığımız açıklamalarda da açıkça görüldüğü gibi 10 işçi kardeşimiz göz göre göre meydana gelen iş cinayeti sonucu hayatlarını kaybetmişler, arkalarında gözü yaşlı çocuklar, eşler, analar-babalar, kardeşler bırakmışlardır. Artık bu katliamlara dur demek gerekmektedir. Bu nedenle suç duyurumuzun dikkate alınarak katliama neden olanlar cezalandırılmalıdır ki acılar bir nebze hafiflesin ve ülkemiz artık bu olaylarla anılmasın, işçiler iş cinayetlerine kurban gitmesin, çocuklar anasız babasız kalmasın. Tek dileğimiz akan gözyaşlarının bir an önce durmasıdır!

SONUÇ ve İSTEM..:

Yukarıda açıklandığı üzere öncelikle; şüpheliler hakkında soruşturmaya başlanılmasına, başlanılmışsa suç duyurumuzun bu dosyaya eklenmesine, belirtilen şüpheliler ve soruşturma sırasında ortaya çıkacak faillerin tespiti ile delil karartma ihtimali bulunan şüphelilerin tutuklanmasına, şirket yönetici ve yetkilerinin malvarlığına el konulmasına ve kamu davası açılarak şüphelilerin cezalandırılmasına karar verilmesi arz ve talep olunur. Saygılarımızla. 16.09.2014

Suç Duyurusunda Bulunan Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkanlığı

Vekilleri

Av. Pınar AKBİNA             Av. Ali Serdar ÇINGI        Av. F. Ayhan ERKAN

Hikmet Kıvılcımlı - Şapa Oturan Parlamentarizm

Sosyalist - 30 Mart 1971

Bugünlerde pek çok şeyler şapa oturdu. Bunların en ilginci: Parlamentarizmin şapa oturuşudur. Gerçekte ne de direniyor. Çabalama kaptan, ben gidemem, diye diye… 
         1- Cilveli Çifte-İktidar (Diyarşi) 
         Diyarşi (Çifte-İktidar) başlıyor. Bir yanda (parlamento + partiler), öbür yanda (devletbaşkanı + ordu) karşı karşıya geldiler. Birbirlerine, Fuzulî ile sevgilisi arasında geçen ilişkinin şiirini okuyorlar: 
         "Ben ana hayran 
         ”Ol cama tırman 
         ”Mütekeddir: Ben ondan, ol benden… 
         ”Ben ana mihnet, ot bana gussa: 
         ”Müteneffir ben ondan, ol benden.” 
         Böyle çelişkili karasevdalar, çökkün Şark'ın yalnız kişilerinde değil toplumlarında da kaçınılmaz olur. Hem birbirilerine bayılırlar, hem birbirlerini bulsalar bir kaşık suda boğarlar. Partilerparlementodan, devlet başkanı ordudan bir parça olduklarına göre, Türkiyede çifte-iktıdar oportada duruyor: Parlemento mu ağır basacak, ordu mu? 
         2 - Batı’da “Parlamentarizm” Elma Şekeri 
         Parlamento kimdir? 1971 yılı uluslararası Finans - Kapitalin halk denilen çocuklara yalattığı elme şekeridir. Emperyalist metropollarda (anayurtlarda) kodaman parababalığı (Finans - Kapital), dünyayı sermaye ihracıyla soyup soğana çevirdikçe, tekelinde tuttuğu AŞIRI-KÂR (surprofit) ganimetine dayanıyor. O AŞIRI-KÂRdan bir parçacığını, Emperyalizm denilen kurtlu elmanın üzerine incecik bir yalabuk şeker zarı olarak sıvıyor. Halk denilen çocuğa: 
         "İşte bu Kızılelma senin, diyor. Tat ta bak ne tatlı” diyor ve çocuğıın cebindeki son meteliğini de tırtıklamak için, ağzını burnunu o boyalı şeker zarı ile bulayıp, bulaştırarak, -halkımızın hoş deyimi ile: "Şafiî köpeğine çeviriyor." Uluslararası parababaları elinde parlamentarizm böy le basit bir çocuk oyunudur. 
         Dikkat edelim. Her zaman söyleriz: Batıcı parababalığı elinde bir AŞIRI-KÂR olmasa, ondan bir parçacığını özellikle İşçi sınıfı içinden yetiştirdiği aristokrat amele tabakası denilen küçükburjuvazinin en modern ve en rezil satılık çeşidine yalatmasa ve işçi sınıfını o yoldan kendi çapul arabasına bağlamasa, Parlamentarizm oyununu kimseye, hele kendi geniş işçi ve halk yığınlarına hiç bir zaman yurtturamazdı. Beş, on, yirmi yıl işçi sınıfı içinden ayrıcalıklılara yüksekçe bir "yaşama standardı" sağla: Ardından on milyonlarca insanı emperyalist bunalım ve savaşlarla kır, öldür. Düzen bu. Parlamentarizm elma şekerinin içindeki zehirli, kan kusturucu meyva rejimi bu. Onun, artık en ileri emperyalist anayurtlarında bile ipliğı pazara çıktı. 
         3 - Birinci Büyük Millet Meclisi 
         Ya bizde parlamentarizm kimlerin tekelinde? Mustafa Kemal Paşa hayâle kapılacak kişilerden değildi. Türkiye’yi "çağdaş uygarlık düzeyi"ne çıkarmak için "sermaye" mekanizmasına inanmıştı. Ama, 1. Millî Kurtuluş Savaşı’nda ordu olmasa, sermayenin, kompradorlar çıngarı: İttihatçı - İtilâfçı yırtınmalarıyla ülkeyi bir emperyalist sömürgesi yapacağını görmüş, eliyle tutmuştu.
         "Sermaye mekanizması" denilen şeyin adına "kapitalizm" mi denir? İlk Büyük Millet Meclisi demeçlerinde: Emperyalizme de, kapitalizme de ağız dolusu sövüldü. Öyleyse, hem kapitalizme söven, hem bir sermaye makanizmasını kuran düzen nasıl olabilirdi? Ordu ile… Sermaye, halka etkili olabilmek için parlamentarizm mi istiyordu? Olur. Paşanın kaç tâne güvenilirsubayı varsa, hepsinin üniformaları, savaş biter bitmez çıkarıldı. Başta Paşa’gân olmak üzere hepsine smokinler, kırlangıç kuyruklu redingotlar giydirildi. Memleketin şurasında burasında 3-4 yıl arayla çalışan "seçim" davul zumaları şölenlerinde gösterilen adaylar, sılindir şapkalarını giyip Ankara’daki Sultanî çatısı altında toplandılar. 
         Parlamento mu istediniz baylar? İşte size: Büyük Millet Meclisi. I. Kurtuluş Savaşı günlerinde bu meclisin "Manzarası" biraz vahşice mi görünüyordu? Doğrudur. Bir kaç, pilâvın içinde karabiber kabilinden, Patrik Atenagoras’tan heybetli şıh, Aşiret reisi, ilmiyye patriyarkı (Babahan’ı) ile yan yana, hemen hepsi I. Emper-için cep dolu. Beller kemerle sıkık. Bacaklar getr pantolonlu. Bu Mepus Bey yahut yedeksubayı cin gibi "Kalpaklılar""askerî"den bozma, yakası açık, "hâkî" (Toprak rengi: Savaşta arâziye uygun (!) giysi. Göğüsler fişeklikler, paşanın emrinde, ha deyince İstiklâl Mahkemesi’nde adam asar, yahut cephede düşmana karşı çıkar "avcı kıyafetli" tedbil gezen askerlerdir. 
         4 - Tek-Parti Parlamentarizmi 
         Sivil Sermaye o manzaradan ürkse haklı. "Asrî" (çağdaş) parlamento kılığı için Ankara’dan İstanbul’a müşteriler, İstanbul’dan Ankara’ya "tüccar terzi"ler az mı aktı? Ve "sermaye"hazretlerinin sinirine dokunmayacak bir sivil Parlamentarizm görüntüsü sağlandı. Ancak meclisin içinde ordu oturuyordu, ne gerek. Arasıra sevimli Anadolu boğazıyla oy’a baş vurulurdu: 
         ”- Gabl’idenler (Kabul edenler)? 
         ”- Gabl’itmiyenler? 
         Ve ardından, öyle istenmişse, hemen: 
         ”- Gabl’idilmiştir!” gelirdi. Bu kanunun onaylanıp onaylanmayacağı, ilkin kara kalpağın yanlamasına mı, önlemesine mi durduğuna göre belli olurdu. Sonra ona da hacet kalmadı."Seçim"le kimin meclise gireceği önceden belliydi. Yanlışlık olamazdı. Parlamento, paşanın öğütlediği kıyasıya askercil disiplinli çarklardan kurulmuş bir makineydi. 
         CHP’nin "tekparti" çağında parlamentarizm bu idi. Ordu'nun ruhu mecliste tebdil gezip bağdaş oturuyordu. Daha mı az demokrattı o tekpartili CHP parlamentarizmi, yoksa daha mı çok? Bunu tartışmıyoruz. Yalnız biliyoruz. O zaman da meclisin adı gene Büyük Millet Meclisi idi ve Büyük Millet Meclisi'nin demokrasiciliğinden şüphe edenin, alimallah gözü patlatılırdı! Seçim ise, işte "seçim". Parlamento ise, işte meclis. Demokrasi ise kimin haddine demokrasiye yan bakmak? 
         Bu bir çeşit tarihsel devrimler'den sonra gelen, Gaazi'lerin egemen sınıflı topluma geçit döneminde kurdukları devlet biçimli bir "askercil demokrasi" geleneği miydi? Olabilir. Onatekparti parlamentarizmi denebilirdı. Tekparti parlamentarizminin, hiç değilse, kendine göre daha az saçma bir mantığı vardı. Bir yol devlette: (Yasama - yargılama - yürütme) üçüzlüsü,"güçleri ayırtlama" (tefrik’i guvâ) kargaşalığı yoktu. Her üç yetki T.B.M.M’nin kişıliğinde; T.B.M.M’de paşanın kişiliğinde birleşikti. Burjuvazinin pısırıklığı, sosyal sınıf çelişkilerinin kütlüğü bunu olasılaştırıyordu. "Kemalist inkılâplar" o ortalıkta yürütüldü. "Aşırı-kâr" gene yoktu ama aşırı uçlar da yoktu. Hiç değilse, yok edilebilmiş sayılıyordu. 
         5 - Çok-Parti Parlamentarizmi 
         Çokparti parlamentarizmi, o mantığı bozdu. Daha doğrusu "zor oyunu bozdu" 1925’ den beri, CHP’nin tekparti parlamentarizminin kanadı altında palazlanıp, CHP’nin önce beynini, sonra yüreğini ve en sonunda etini kemiğini kemirip yiyerek fena halde semiren parababalığı (Finans - Kapital), antika çağlardan kalma, askercil demokrasi gelenekli tekparti "vesâyet"ine sağdıçlığına artık isyan etti. "Tekparti demokrasisi"ni, dayanılmaz bir diktartörlük saydı. Tekparti CHP’si ve paşası: Hem dayak yiyen, hem memnun olan koca kılığından da dımdızlak bırakıldı. 
         Demokrat Parti’nin "Demirkırat"ı, Finans - Kapital sağdıcı Bayar ile Tefeci - Bezirgân hacıağa tohumu Menderes gibi sivil beğcikleri sırtına alıp, parlamento’da bağdaş kurmuş orducuları tekmeleyip kovar oldu. Beyciklerin paltosunu tutup giydirmeyi "şeref’i askerî"sine aykırı bulmayan paşaları, ordu geleneklerine karşı çıkardı. Aşırı çapuluna Amerikan sadakası yetmeyince, Kruşçef Bolşeviği Ankara’ya çağırdı. Tekparti parlamentarzimi, ordu için rahat bir emeklilik yiyimi idi. Çokparti parlamentarizmi, sürüyle hacıağa ve parababası kullarına Demirkırat yemliği oldu. 
         Amerika “arpayı” keser kesmez, bir milyon Vatan Cepheli üye yazıldı ve ordu da tapayı attı. 27 Mayıs: Parababaları sömürüsünün kendisini kaldıramadı, halk içinde bu sömürünün yarattığı ateşi ölçecek termometreyi koydu. Sosyalizmi serbest bıraktı. Yeni anayasa yasama - yargılama - yürütme (Y-Y-Y-) güçlerinin ayırtlanmasını son dereceye götürdü. Böylece, ordu: Millî Birlik ve kontenjan gruplarına rağmen politika dışı bırakıldı. Ordu sayesinde iktidara hazırca konan parababalığı (Finans - Kapital ve Tefeci - Bezirgânlık) orduya karşı yapmadık provokasyon bırakmadı. Parlamentoda paşa dövmeye dek denemeler yaptı. 
         Hepsi kolaydı. 35 milyon, işsizlik ve pahalılık altında nasıl uyuşturulacaktı? Halkın köylü kesiminin Tefeci - Bezirgânlar hakkından gelebilirdi. Yeter ki, tefeciliği yasak eden İslâmlığı, tefeci mütegallibenin gâvurluğunu örten bir maske gibi kullanabilsinler. Ama halkın en dinamik kesimi olan işçi sınıfı sosyalizme doğru hızla gelişiyordu. Gangsterler sendikalizmini bile etkili kılmak için AŞIRI-KÂR gerekti. Onun yerine Finans - Kapital parababalığı ıki silâh buldu: 1- AŞIRI VURGUN; 2- AŞIRI UÇLAR… 
         Alman casuslarının üniversiteye soktukları: Panislamizm için halife gerekti. "Ulu Hakan Abdülhamit Hân" üzerine destanlar yazmak, yetemezdi. Panislamizm uygulanınca: Türkiye’den Suudî Krallığına döviz kaçırıp kolera ithâl eden hacılar, aşırı vurgunun kaymağını da yabancılara kaptırdı. Alman casusluğunun Pantürkizmini en iyi bilen ordu idi. Turan yerine Hitler’in ırkçılıkhezeyanları da: yalnız birkaç CİA ajanı komando'yla, Toplum Polisi'ne bile yeterli cep harçlığı istedi: AŞIRI VURGUN'un öbür bölümünü tüketti. Faşizm'in ezelî AŞIRI UÇLAR maskesi, asker-sivil GENÇ TÜRKLER geleneğimizi uyarmaktan başka hiç bir işe yaramadı. 
         6 - PARLAMENTARİZM HURDACILIĞI 
         Modern ve antika parababalarının denizi burada bitti: Parlametarizm gemileri ordunun bir "muhtıra"sıyla oracıkta şapa oturdu. Şimdi ne oluyor? Ordu eliyle batırdığı halk düşmanı parlamentarizm gemisini yüzdürür inşaallah demeyen "siyasî parti" yok. Kendisine "işçi partisi" diyen TİP bile, hiç kızarmadan, batmış parlamentarizmin mantar cankurtaran simidine şöyle sanlıyor: 
         "Bugün… kazanılmış demokratik hakların korunması PARLAMENTARİZMin yalnız şekil olarak değil, fakat temel ilkeleriyle birlikte ayakta kalmasına bağlıdır." (TİP Bildirisi) 
         Ne "kazanmış" TİP? 1965 yılı 276 bin oyla 14 mepusluk. 1969 yılı 243 bin oyla 2 mepusluk! Parababaları parlamentarizminde: "Bütün sosyal sınıfların siyasî ağırlıklarını koyacakları bir ortam" olabilirmiş gibi, "İşçi ve emekçi sınıfların serbestçe örgütlenip siyasal eylemlerde bulunması" olabilirmiş gibi "Süratle genel seçimlere gidilmesini istiyoruz"diyebiliyor (23-3-1971). Kuyrukçuluk yapıyor. 
         AP pehlivanı Demirel de, başka lâflarla aynı şeyi söylüyor: 
         "Parlamento ile orduyu karşı karşıya bırakmayı ve bu suretle demokratik nizamı temelinden sarsacak bir duruma girmeyi kabul etmemiz mümkün değildir:" (23-3-1971) 
         Parababalığının tek güvendiği parlamentarizmin palavra mantarizmini yutmayan bir ordu-gençlik var. Gençlikte bilinç güçten üstün. Orduda güç bilinçten üstün. Bilincin de, gücün de tükennıez kaynağı işçi sınıfı'dır. Ancak bu üç güç gençlik + ordu + işçi sınıfı birleşirse: Büyük köylü yığınları Tefeci - Bezirgânlığın kanlı pençeresinden ve Finans - Kapitalin karanlıkta avladığı oy davarlığından kurtarılabilir. Millî kurtuluş, gürbüz çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabilir. Günün birinci problemi bu gerçekliği orduya anlatmaktır. 
         Görünürde Ordu: Şapa oturttuğu parlamentarizm gemisi içinde dişe dokunur nesneler varsa; onları kurtarmak istiyor. Bu da bir "ekonomi" görüşü olabilir. Ancak batmış gemiler hurdalıktan başka yerde değer taşımaz. 27 Mayıs denemesi ortada. Parababalarının tekelinde batmış parlamentarizmi allayıp, pullayıp yüzdürenler, gemiye hemen sahip çıkan sermaye korsanlarının ilk bombardımanına uğrayanlar ve parlamentoda kan içinde bırakılarak dayak yiyenler oldular. Şirin ve süslü demokrasi makyajı altından, en sinsi ve kanlı alaturka faşizmin nasıl fışkırdığını gördüler. 
         "Men cerreb’el mücerrep, hallet bihîn nedâmet" (denenmiş deneyen, işin sonunu, yazık oldu ile çözümler!). Devrimci gelenekli ordunun tek ihanet etmiyecek dostu ve dayanağı işçi sınıfı ile çalışan halk yığınlarıdır. 

Nakliyat-İş’ten: PTT’de taşeronda çalışan üyelerimiz ödenmeyen maaşları için iş bıraktılar direndiler ve kazandılar

PTT Kargo Ve Dağıtım İşçileri İş Bıraktı

İstanbul’da Avrupa ve Anadolu yakasında bulunan PTT’de Dağıtım ve Kargoda taşeron olarak ASGÜN Turizm Teks. İnş. Oto. San. Tic. Ltd. Şti’de çalışan üyelerimiz taşeron firma olan ASGÜN tarafından geciktirilen ve ödenmeyen maaşları için iş bırakma eylemi yaptılar.

Avrupa yakasında Kâğıthane, Topkapı, Bahçelievler, Sultangazi, Beylikdüzü, Başakşehir ve Beşiktaş’ta Anadolu yakasında ise Maltepe, Kartal, Ataşehir, Pendik ve Tuzla bölgelerindeki PTT dağıtım ve kargo bölümlerinde iş bırakıldı.

9 Eylül Salı günü Avrupa yakasında Beşiktaş, Kâğıthane, Sultangazi’de dağıtım ve kargo bölümünde iş bırakıldı. İşyerlerinin önünde toplanan üyelerimiz ve diğer çalışanlar geciken maaşlarının bir an önce yatırılmasını, yatırılmadığı takdirde de işbaşı yapmayacaklarını belirttiler.

Bu açıklamanın ardından Salı günü Avrupa Yakası dağıtım bölümü çalışanların maaşları yatırıldı. Ancak kargo bölümünde çalışanların ücretleri yatırılmadı. Bunun üzerine PTT Kargo bölümü çalışanları 10 Eylül Çarşamba günü direnişe-iş bırakma eylemine başladı.

Çarşamba günü Kâğıthane, Bahçelievler, Sultangazi, Beylikdüzü, Başakşehir ve Topkapı kargo bölümleri iş bıraktı. Perşembe iş bırakma eylemine devam edildi. İş bırakma eylemi Perşembe günü öğlen saatlerine kadar sürdü. Perşembe günü PTT taşeron firmasının çalışanların maaşlarının tamamını yatırması üzerine direnişe son verilerek Cuma günü işbaşı yapıldı.

Anadolu yakasında ise 11 Eylül Perşembe günü Maltepe, Kartal, Ataşehir, Pendik ve Tuzla bölgelerindeki PTT dağıtım ve kargo bölümlerinde taşeronda çalışan üyelerimiz ve çalışanlar iş bıraktı. Buralarda da işbaşı yapmayarak işyerlerinin önünde bekleyen çalışanlar maaşları yatırılıncaya kadar işbaşı yapmayacaklarını belirtiler. Perşembe günü taşeron ASGÜN firması çalışanların bir kısmının maaşlarını yatırdı. Maaşları yatırılmayanların ise iş bırakma eylemi Cuma günü de devam etti. Cuma günü öğleden sonra ücretlerin yatması ile birlikte eyleme son verildi.

Bu eylemler sonucunda artık geçmiş yıllara göre daha düzenli ödemeler yapılmaya başlansa da tamamen ortadan kalkmamıştır.

Bu nedenle ödemelerin geciktiği aylarda taşeron çalışanlarının, sendikamızın ve bölgelerde var olan üyelerimizin öncülüğünde üretimden gelen güçlerini kullanarak bu sorunları çözülüyor.

Türkiye genelinde tüm bölgelerde PTT taşeronlarında çalışan işçi kardeşlerimiz sendikamızda örgütlenmekte, haksızlığa, adaletsizliğe, ücretlerin geç ödenmesine, karşı mücadele etmektedir. Ücretsiz Paso hakkı başta olmak üzere yasal hakları için mücadele vermektedir.

Beklenen torba yasada taşeron işçiler için herhangi bir iyileştirme de olmamıştır. Bu nedenle tüm PTT kargo-dağıtım işyerlerinde taşeronda çalışan işçileri örgütlenmeye ve sendikamıza üye olmaya davet ediyoruz.

PTT’de Taşeron Cehennemine Karşı Nakliyat-İş’te Örgütlenelim, Üye Olalım.

Ekmeğimize, Geleceğimize, Sahip Çıkalım, Nakliyat-İş’e Üye Olalım. 13.09.2014

Yaşasın PTT Kargo Direnişimiz!

Taşeron Cehennemine Hayır!

İşçiyiz Haklıyız Kazanacağız!

Nakliyat-İş Sendikası Genel Merkezi

DİSK/Nakliyat-İş Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu Uluslararası Taşımacılık İşçileri Sendikası Enternasyonali (TUI)’nin Genel Başkanlığına seçildi

Dünya Sendikalar Federasyonu (DSF) Uluslararası Taşımacılık İşçileri Sendikası Enternasyonali’nin (TUI) 13. Genel Kurulu Şili Santiago’da yapıldı.

Dünya genelinde 90 milyon üyesi bulunan Dünya Sendikalar Federasyonu DSF 1945 yılında kurulmuştur. Ücretli kölelik düzenine, sömürüye karşı işçi sınıfı sendikacılığının mücadelesini vermektedir.

TUI,  DSF’ye bağlı Taşımacılık İşçileri Sendikaları Enternasyonalidir. Dünya genelinde onlarca ülkeden milyonlarca üyesi vardır. Latin Amerika ülkelerinden, Hindistan’a Avrupa, Ortadoğu, Afrika’ya Asya’ya kadar sendikamız da DSF ve TUI’nin üyesidir.

  1. Uluslararası Taşımacılık İşçileri Kongresinde yapılan seçimlerde Genel Başkanlığa Sendikamız Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu, Genel Sekreterliğe ise Şili CONUTT (Ulusal Ulaştırma ve Müttefik İşçileri Birleşik Konfederasyonu) işçi sendikasından Ricardo Maldonado seçilmiştir.
  2. Kongrede antiemperyalist mücadele, işsizliğe, yoksulluğa, güvencesiz, kuralsız, taşeron cehenneminde, kölelik koşullarında çalıştırmaya karşı işçi sağlığı, iş güvenliği, insanca yaşayabilecek ücret ve çalışma koşullarına yönelik eylem kararları alınmıştır.

Ayrıca Santiago’da Kongre Delegeleri ve binlerce kişinin katıldığı antiemperyalist, antifaşist miting yapılmıştır. 11.09.2014

DİSK/Nakliyat-İş Sendikası Genel Merkezi

HKP, yolsuzluklara karşı mücadelesiyle Tayyipgiller’in ve Bilal Erdoğan’ın kamuyu zarar ettirmesinin kısmen de olsa önlenmesini sağladı

17 Aralık operasyonun ardından, Konya’da Yazır Mahallesi’ne 200 kişilik yurt açan Tayyipgiller ailesinin vurgun vakfı TÜRGEV’in, yurt binasını Kredi ve Yurtlar Kurumundan bedelsiz bir şekilde aldığı ortaya çıkmıştı.  Konya’da bir buçuk yıl önce açılan TÜRGEV Yüksek Öğretim Kız Öğrenci Yurdu’nun binasının, Konya İl Genel Meclisi tarafından 6 Haziran 2013 tarihinde alınan kararla TÜRGEV’e 29 yıllığına bedelsiz olarak verildiği Partimiz tarafından öğrenilmişti.

İl Genel Meclisi’nin 6 Haziran 2013’te gerçekleşen oturumunda TÜRGEV’e tahsis edilmesi kararında şu ifadeler yer almıştı:

“Selçuklu İlçesi Yazır Mahallesi 21801 ada 7 parselde bulunan arsa üzerine Konya İl Özel İdaresi tarafından yaptırılan 200 kişilik öğrenci yurdu binasının Türkiye Gençlik ve Eğitim Hizmet Vakfı’na yakıt, elektrik, su, bakım ve onarım ve diğer ortak giderlerin kendilerince karşılanmak şartı ile 29 yıllığına bedelsiz tahsis edilmesi, tahsis edilmesine ilişkin olarak da 6360 sayılı kanunun geçici 1.maddesinin 4. fıkrası hükümleri gereğince ilgili makamlardan gerekli onayın alınması hususlarına karar verildi.”

Üstelik peşkeş çekilen bu yurt binası, Kon­ya­’da, köy­ler­den ge­le­cek or­ta öğ­re­tim öğ­ren­ci­le­ri­nin ba­rı­na­bil­me­si için Kon­ya Va­li­li­ği İl İda­re­si ta­ra­fın­dan in­şa et­ti­ril­mişti. Yani yoksul çocuklar için planlanan bir olanak ortadan kaldırılmış oluyordu anılan peşkeşle birlikte.

İşte bu nedenlerle, kamunun zararını önlemeyi ve yoksul çocukların hakkını aramayı görev kabul eden partimiz, anılan peşkeşle ilgili Recep Tayyip Erdoğan, Bilal Erdoğan, Konya Valisi (İl Özel İdaresi Başkanı Sıfatıyla), Konya Özel İdaresi İl Genel Meclisi üyeleri ve Kredi Yurtlar Kurumu Yöneticileri hakkında, “Görevi kötüye kullanma” (TCK.257/1,2), “görevinden kaynaklı kişi ve kurum kayırma” (ayırımcılık- TCK.122/1-a), “bilerek ve isteyerek kamu zararına sebep olmak” (İrtikap- TCK. 250/1) suçlarından suç duyurusunda bulunmuştu.

Bu suç duyurusuyla başlayan bir dizi işlem ve işlemlerin idareye yansıması sonucunda,  Konya Valiliği’nden, Partimiz Konya İl Başkanı ve Genel Başkan Yardımcımız Av. Orhan ÖZER’e hitaben gelen yazının bir kısmı şöyledir:

“gelinen süreçte…, İl Özel İdaresi tarafından yaptırılan 200 kişilik öğrenci yurdu binasının…, Konya Büyükşehir Belediyesi’ne devredilmesi ve Yurt binası ile ilgili her türlü tasarruf ve yetkinin Büyükşehir Belediyesine geçmesi nedeniyle…, gereğinin yapılması yetkili merci olan Konya Büyükşehir Belediyesinden istenmiştir… “BEDELSİZ TAHSİS” KONULU İÇİŞLERİ BAKANLIĞI GÖRÜŞÜ DOĞRULTUSUNDA YENİDEN DEĞERLENDİRİLMİŞ VE GEREKLİ YASAL İŞLEMLERE BAŞLANMIŞTIR.” (Ek-1)

Konya valiliğinin tarafımıza gönderdiği yazısına ek yaptığı Konya Büyükşehir Belediyesi yazısında ise belediye “İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nün yazısı ile Bakanlık Hukuk Müşavirliğinin görüşü dikkate alınarak TAHSİS İŞLEMİNİN belediyemiz tarafından yeniden değerlendirilmesi istenilmiştir…, Mülkiyeti İl Özel İdaresi’ne ait iken Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfına (TÜRGEV) tahsis edilen, 6360 sayılı yasa ile belediyemize devredilen öğrenci yurdu binası ile ilgili gerekli fiyat araştırması yapılarak, yer teslim tarihi olan 19.09.2013 tarihinden itibaren…, 5.000 TL (Beşbin) ECR-İ MİSİL BEDELİ ALINMASINA KARAR VERİLMİŞ VE KONUYLA İLGİLİ GEREKLİ YASAL ÇALIŞMALAR BAŞLATILMIŞTIR.”(Ek-2)

İşte tüm bu gelişmeler, Partimizin hukuk mücadelesiyle sağlanmıştır. Dolayısıyla Tayyipgiller ailesine ait TÜRGEV’in, kamunun malını karşılıksız kullanması ve bu yolla oluşan kamu zararı bir nebze engellenmiştir. Yurt binasının gerçek aylık kira bedelinin 5.000 TL’den daha fazla olacağı açıktır. Bu belirlenen rakama belediye nezdinde ayrıca itiraz edeceğiz. Ancak zararın bu kadarı olsun engellenebilmiş, kamunun menfaati bu miktar itibariyle kurtarılabilmiştir.

Elbette geriye dönük ve bundan sonrası için “ecr-i misil” alınması kararı, karşılıksız kullandırma (peşkeş) olgusunun da hukuken teyit ve ikrarı (itirafı) niteliğindedir. Demek ki, bu karar verilmeden önce yapılan “bedelsiz tahsis” olayı usulsüzdür, suçtur. Bedelsiz tahsisten dönülmesi, bu kararı verenler ve aldıranların, kamu malını peşkeş çekenlerin ve yeyim edenlerin bu suç eylemlerini ortadan kaldırmaz. Mali kayıptan bir nebze dönülmüştür, ancak (ve bu dönme kararıyla birlikte) eylem sabittir. En fazla “etkin pişmanlıktan” faydalanabilirler, bu suçun peşkeşçi failleri.

Her şeye rağmen, Partimizin bu hukuksal başarısını sevinçle karşılayarak, kamuoyu ile paylaşırız. Tayyipgiller’in yolsuzluklarına, hukuksuzluklarına karşı etkin mücadele etme kararlılığımız sürecektir, hangi makama çıkarlarsa çıksınlar… 11.09.2014

Halkın Kurtuluş Partisi Genel Merkezi

İzmir’de coşkulu 9 Eylül Yürüyüşü…

İzmir’in Emperyalist işgalden kurtuluşunun 92’nci yılında da İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından her yıl olduğu gibi bir yürüyüş düzenlendi. Batılı Emperyalistler 92 yıl önce işgallerine İzmir’den başlayarak Sevr planlarını hayata geçirmek istediler. Ancak 9 Eylül 1922’de denize döküldüler ve planları suya düştü.

92 yıl sonra bugün İzmir Halkı bu emperyalist işgalden kurtuluşun simgelerinden olan 9 Eylül gününü coşkuyla kutladı. 9 Eylül Salı günü saat 09.00’da Basmane Karakolu önünden başlayan Anafartalar Caddesi’nden Cumhuriyet Meydanı’na kadar devam eden yürüyüşe İzmir Halkının yoğun katılımı oldu.

HKP İzmir İl Örgütü olarak ellerimizde “Bağımsızlık Benim Karakterimdir” yazılı Mustafa Kemal flamalarıyla katılarak destek verdik ve 9 Eylül’ün önemiyle ilgili bildirimizi dağıttık.

Dağıtılan bildiri aşağıdadır:

9 Eylül 1922; Emperyalistler Geldikleri Gibi Gönderildiler

9 Eylül 2014; Yeni Sevrciler Geldikleri Gibi Gidecekler!

Batılı Emperyalistler, bu yüzyılın başında Paris Konferansı’nda aldıkları karar üzerine topraklarımızı işgal ettiler. Güzel yurdumuzu kendi aralarında parsel parsel taksim edip, yüzlerine taktıkları Yunan maskeleri ile ilk işgali bu topraklarda başlattılar. Emperyalistler aynı Konferans’ta Yunanlılara da Ermenilere de ülkemizdeki yağmadan pay vermeyi kararlaştırmıştı.

Ancak evdeki (Paris’teki) hesapları çarşıya (Cephe’ye) uymadı… Mustafa Kemal önderliğindeki Türkiye Halkları, yaklaşık dört yıl süren Ulusal Kurtuluş Savaşı ile Batılı Emperyalistleri dize getirdi. Zamanın yerli satılmışları olan Osmanlı’ya kabul ettirdikleri Sevr Antlaşması suratlarında patlatıldı, 9 Eylül 1922’de güzel İzmir’imizden denize dökülerek hevesleri kursaklarında bırakıldı.

Dünyada emperyalizme karşı başarı ile sonuçlanmış ilk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı zafere ulaştıran atalarımız, o zamana kadar emperyalist boyunduruk altında inletilen tüm Mazlum Halklara da umut kaynağı oldular.

Tabiî bu zaferde, Lenin önderliğinde Rus Çarlığını devirerek Sovyetler Birliği’ni kuran Ekim Devrimi yöneticilerinin para, silah, cephane vb. yardımlarını da unutmamamız gerekir. Partimiz, işte bunun için Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın Önderi ile En Büyük Müttefikini tek pankartta bir araya getirmiştir.

Fakat kapıdan kovduğumuz emperyalistler bacadan tekrar içimize girmişler, IMF’leri, Dünya Bankaları, DTÖ’leri, NATO’ları, CENTO’ları ile ülkemizin ekonomisine, politikasına, kültürüne, sanatına vb. hâkim oldular.

Batılı Emperyalistler, aradan geçen 92 yılda hiçbir zaman Sevr hayallerinden vazgeçmediler. Öyle ya onlara göre “Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar değerli” idi…

Bu nedenle günümüzde de Yeni Sevr’i bizlere dayatıyorlar. İçimizdeki yerli satılmış eliyle de hızla yol almaktalar. Birinci Kurtuluş Savaşı’mızın intikamını bugün almak istiyorlar. Ülkemizin yıllardır yer altı-yerüstü kaynaklarını sömürerek yarısömürge yaptıkları yetmiyormuş gibi, vatan topraklarımızı da en az üç parçaya bölmek istemekteler. Bin yıldır kardeşçe bir arada yaşamış, Türk ve Kürt Halklarını birbirine kırdırma planları ile bu bölünmeyi hızlandırmak istemekteler. Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızla elde ettiğimiz bağımsızlığımızı, Cumhuriyetin değerlerini, Laiklik ilkesini ortadan kaldırıyorlar. Böylece ülkemizi kendilerine bağlı bir “Ilımlı İslam” devletine dönüştürmek istemekteler.

Bugün ülkemiz, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı günlerdeki kadar karanlık günler yaşıyor. Ortaçağcı Tayyipgiller, Şeriatçı örgütler, yılan yuvası Tarikatlar, en ücra köylere, büyük şehirlerin neredeyse bütün mahallelerine kadar halkımızı kıskaca almıştır.

Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyerek, yolsuzluk ve vurgun batağına gırtlağına kadar batmış olanlar, yandaşlarına peşkeş çektikleri devasa “rezidans” inşaatlarında, kömür ocaklarında onlarca-yüzlerce işçi kardeşimizin katledilmesinden sorumlu olanlar, sanki hiçbir şey olmamış gibi iktidar koltuklarını işgal etmekteler.

Bütün bu vurgunları, ihanetleri yapabilmek için de başta Anayasa gelmek üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm kanunlarını çiğnemekteler, yok saymaktalar. Kendileri hakkında kovuşturma yapan, fezleke yazan, dava açan bütün polisleri, savcıları, mahkemeleri dağıtmaktalar, personellerini oradan oraya sürmekteler, bir kısmını da tutuklamaktalar.

Çıkardıkları “Torba Kanun”larla Okullarda, Hastanelerde, Mahkemelerde ve diğer Devlet dairelerinde kadrolaşmanın önünü açmaktalar. Anayasa Mahkemesi’ne, Mahkemelere, HSYK’ne, Barolar Birliği’ne fırça atmaktalar, savcılara emir vererek yolsuzluk soruşturmalarını kapattırmaktalar. Yani bugün Anayasayı da, diğer tüm yasaları da kendisi için tek maddeye indirgeyen, benim her yaptığım kanunidir, buna karşı çıkan herkes de suçludur, diyen bir Tayyip diktatörlüğü altındadır ülkemiz.

Tıpkı Mustafa Kemal’in Gençliğe Hitabe’sinde söylediği gibi, bugün: “Cebren ve hile ile aziz vatanın” cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, meclis başkanlığı, yargı kurumları, üniversite kürsüleri, okulları, hastanaleri yani “bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları” (“Ergenekon Davası”, “Balyoz Davası” saldırılarıyla yurtsever, Mustafa Kemalci unsurlar bertaraf edilerek) “dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş”tir. Hatta “Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet” değil ama külliyen “hıyanet içinde”dirler. “Millet, fakr ü zaruret (fakirlik ve sıkıntı-çok sıkıntılı günler) içinde harap ve bîtap düşmüş”tür.

Sonuç olarak; bugünün Vahdettin’leri, Damat Ferit’leri, Ali Kemal’leri, Nemrut Mustafa Paşa’ları, arkalarına 92 yıl önce bu topraklardan kovduğumuz Emperyalist 7 Düveli alarak toplumu hızla Ortaçağın karanlığına götürmekteler. Birinci Kuvayimilliyecilerin uğruna canlarını feda ederek bize emanet ettiği vatanı koruyamadık.

Peki, yenilgiler kaderimiz midir? Kalmadı mı zaferden, kurtuluştan yana bir umudumuz?

Asla! Kaderimiz değildir bu karanlık günler. Umutsuzluğa düşmedik. Düşmeyeceğiz de!

Evet, içinde bulunduğumuz dönem çok karanlık. Ortaçağın karanlığına doğru sürükleniyoruz AB-D Emperyalistleri ve yerli satılmışlar tarafından. Ama şu da bir gerçektir ki, karanlığın en yoğun anıdır şafak vakti ve bu an aydınlığa en yakın olduğumuz andır.

Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mız karanlığın en yoğun olduğu günlerde başlamadı mı? Yenilgilerin, kaybedilen toprak parçalarının arkasından gelmedi mi Mazlum Halklara örnek zaferimiz? Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Osmanlı’nın aldığı yenilginin arkasından patlamadı mı isyan? Bu toprakların dört bir yanını Emperyalist Haydutlar işgal ettiği günlerde çakılmadı mı ilk kıvılcım? İstanbul işgal altındayken, ülkenin bütün limanlarına, tersanelerine girildiği günlerde Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak üzere çıkmadı mı Mustafa Kemal Samsun’a? Öldü ölecek diye bakılan “Hasta Adam” Osmanlı’dan, halkta umutların tükendiği, Amerikan Mandacılığının kurtuluşumuz sanıldığı günlerde küllerinden yeniden doğmadı mı Türkiye Cumhuriyeti? Yeniden dirilmedi mi?

Daha bir yıl önce, umudun tükendiği, Tayyipgiller’in karanlığının tüm ülkeyi kapladığı, yurtsever insanlarımızın karamsarlığa büründüğü günlerde patlamadı mı şanlı Gezi İsyanı’mız.

Birinci Kuvayimilliyeciler başardı, yenilgilerden dersler çıkardı, bin yıllık geçmişe sahip Türk ve Kürt Halkını örgütleyerek, 30 Ağustos 1922’de zaferle taçlandırdılar Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızı.

Bu ülkenin İkinci Kurtuluş Savaşçıları da başaracak. Yenilgiler öğreticidir dersler çıkarmasını bilene. Birlikten, derlenip toparlanmaktan geçiyor zaferin yolu. Örgütlü Gezi İsyanı’ndan geçiyor zalimin zulmünün ortadan kaldırılması. Artık 92 yıl önce Birinci Kuvayimilliyeci atalarımızın zaferini sosyal kurtuluşla taçlandırmanın zamanı. Omuzlarımıza yüklenen kutsal görev bu.

Başaracağız. Halkız, haklıyız, yeneceğiz, kazanacağız. Demokratik Halk İktidarını kurup kanımızı emen Emperyalist ve Ortaçağcı sülükleri atacağız üzerimizden. 09.09.2014

Halkın Kurtuluş Partisi İzmir İl Örgütü

İşçi Katliamları devam ediyor!

Parababaları daha fazla para kazanmak için, işçinin, emekçinin kanını emmeye devam ediyorlar. İşçi Katliamları her gün devam ediyor. Parababaları için işçinin hayatı önemli değildir. Onlar için önemli olan daha fazla para, daha fazla kârdır. İşte bu yüzden fabrikalarda, inşaatlarda gereken tedbirleri almazlar. İnşaatta işçi mi hayatını kaybetmiş, önemli değildir. Küçük bir açıklama yaparlar, tekrar işçinin hayatıyla oynamaya, tekrar para kazanmak için işçileri, emekçileri sömürmeye devam ederler.

Tayyip’in İmam Hatipten arkadaşı Aziz Torun’un sahibi olduğu Torun İnşaat’a peşkeş çekilen Mecidiyeköy’deki Ali Sami Yen Stadı’nın arsası üzerinde yapılan rezidans inşaatında 10 işçi hayatını kaybetti. İnşaatta bulunan asansörün, binanın 32. katından yere çakılması sonucu 10 işçi kardeşimiz daha katledildi. Taşeron sistemine bağlı olarak çalışan işçiler, asansörün daha önce de bozulduğunu fakat her hangi bir tedbir alınmadığını, çalışma koşullarının ağır olduğunu, inşaat sahasında yeterli iş güvenliğin olmadığını söylüyorlar.

Bildiğimiz gibi bu inşaat alanında daha önce de 19 yaşında bir işçi kardeşimiz hayatını kaybetmişti.

Katledilen işçilerin hesabını sormak için, gün içerisinde sendikalar, siyasi partiler ve demokratik halk örgütleri olarak bu katliama öfkemizi haykırmak, katilleri teşhir etmek için Cevahir AVM’nin önünden inşaatın bulunduğu alana doğru yürüyüş yaptık. Şantiye önünde yapılan basın açıklamasında katliamının hesabının sorulacağı dile getirildi. Basın açıklamasında asıl sorumlunun AKP hükümeti olduğu söylendi.

Basın açıklaması bittikten sonra polis kitleye her zaman yaptığı gibi gaz bombaları, plastik mermi ve TOMA’larla saldırdı.

Bizler Kurtuluş Partililer olarak her zaman olduğu gibi İşçi Sınıfımızın yanında yerimizi aldık. Nerede bir sömürü, nerede bir zulüm varsa, bizler orada, ezilen işçi kardeşlerimizin yanında olacağımızı ve bu namussuz Parababaları düzenini yıkana kadar mücadele edeceğimizi bir kez daha söylüyoruz. 08.09.2014

İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek!

Katliamın Hesabı Sorulacak!

İstanbul’dan Kurtuluş Partililer

To Tumblr, Love Pixel Union